AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NE GÖRE SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ


Av. Güney Dinç, bu çalışma nedeniyle herhangi bir ekonomik destek almadığı gibi, kendisini  telif ücreti de ödenmemiştir.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NE  GÖRE SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ
Güney Dinç

I –    İNSAN HAKLARI HUKUKU VE DENGE

II –   SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ

III – CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU’NA GÖRE
SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ

Başsavcılık Tebliğnamesi
a) Türkiye’deki İşleyiş
b) Avrupa İnsan Hakları Yargısından Örnekler

Hazırlık Soruşturması
Son Soruşturma
Uygulamanın Değerlendirilmesi

IV – HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU’NA GÖRE
SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ

Genel Yaklaşım
Uygulamada Silahların Eşitliği

V – İDARİ YARGI’DA SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ

İdari Davların Niteliği
Yargısal Süreç
İdari Yargı’da Silahların Eşitliği Konusunda Çözülmesi Gereken Sorunlar
a) İdari Davaların Açılışı
b) Mahkemelerin Kendiliğinden Kanıt Toplaması
c)  Danıştay Savcısı’nın Görüş ve Kanıt Sunması
Danıştay Savcısı’nın Danıştay’daki Duruşmaya Katılması
Danıştay Tetkik Hakimleri’nin “Talep” te bulunmaları
İdari Yargı’da Tanık Dinlenmemesi

İdari Yargılama Yöntemlerine İlişkin Öneriler

VI –  SON SÖZ


AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNE  GÖRE  SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ

I – İNSAN HAKLARI HUKUKU VE DENGE  :

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokollar çevresinde oluşan hukukun belirgin özelliği, kamu otoritesinin üstünlüğünü pekiştiren ayrıcalıklı hukuk anlayışından uzaklaşarak bireysel hakların önem kazandığı özgürlükçü bir kamu düzenine yöneliştir. Hukukun “baskın taraf” egemenliği yerine “denge” anlayışını öne çıkarması, oldukça yeni ve son derece heyecan verici bir gelişmedir.

Sözleşme’de, “silahların eşitliği” sözcüklerinden oluşan bir tanım yer almamaktadır. Adil yargılanma koşullarını düzenleyen 6. maddenin 1.bendindeki “..hakkaniyete uygun..” yargılama kavramı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yorumları sonucunda “silahların eşitliği “ ilkesinin hukuksal temelini oluşturmuştur.

Mahkeme kararları, bu iki sözcüğe yargısal işlemlerin niteliklerini açıklayan çok çeşitli anlamlar yüklemiş bulunuyor.

Yargılamada “eşitlik” denildiği zaman, ilk anımsanan çekişmeli yargılama oluyor. Çekişmeli yargılama ancak, karşıtların birlikteliği ile gerçekleşebiliyor. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1.bendine göre karşıtlar, ceza yargılamasında kendisine bir suç yüklenilen kişi ile, onu suçlayan kamu görevlisi ya da suçtan etkilenen bir başka kişi oluyor. “Medeni ve hukuki uyuşmazlıklar” ın karşıtları ise, davacılar ve davalılar. Bu karşıtlardan birisi hiç varolmaz veya davanın yanı konumunda bulunmazsa, kamu adına yürütülen işlem bir mahkemece sonuçlandırılsa dahi, orada çekişmeli yargılamanın varlığından söz edilemez.

Silahların eşitliği deyimi, yargılamanın niteliğini de belirliyor. Silahlar savaş araçlarıdır. Yargılama ise, bireysel ve kitlesel savaşları önlemeyi amaçlıyor. Çelişkili gibi görülebilen bu anlatım, yanların, yargılama sürecindeki etkinliklerini vurguluyor. Çoğu zaman, çetin bir yarışmanın yürütüldüğü çekişmeli yargılamada, yanların sunum ve yönlendirmelerinin önemi üzerinde duruluyor. Yerine göre, uslu sanık, anlayışlı avukat, özverili davacı görünümleri mahkemeler önünde bilinçli tutumlar olarak sergilenebilir. Ancak onlardan, savunma hak ve olanaklarından ödün vererek karşıtlarıyla ya da mahkeme ile işbirliği içerisine girmeleri beklenemez. Yanlar, açık ve kesin biçimde kendi istemleri ile mahkeme önündeki etkinliklerinin bir bölümünü uygulamama kararlılığı içerisine girmedikleri sürece, savunma hakları kısıtlanamaz.

Bu anlayış yargılama sürecinde mahkemelerin konumunu da belirliyor. Yanları etkisiz bırakan geleneksel yargılama yöntemleri, yargıçları mahkemelerin sahipleri durumuna getirmiştir. Mahkemelerde yargıçların elinde toplanan yönetim ve karar egemenliği, giderek önyargılı yaklaşımların da kaynağı olmuştur. Osmanlı’dan günümüze yansıyan, “mahkeme kadıya mülk değildir,” özdeyişi, kolaycılığa kaçan bencil yargılama alışkanlıklarının bir eleştirisidir.

Silahların eşitliği kuramı, yanların etkinliğini arttırarak mahkemeleri daha bir yansız ve bağımsız konuma yönlendirmiştir. Kamu adına yürütülen yargılamanın adil, verilecek kararların doğru olabilmesi için, yargı organı önünde sahip oldukları hak ve yükümlülükler açısından yanlar arasında tam bir eşitliğin kurulması ve bu dengenin bütün yargılama aşamalarında sürdürülmesi gerekir.

II –  SİLAHLARIN EŞİTLĞİ :

AİHS, 6. maddede adları anılan hak ve güvenceler açısından olduğu gibi, genelde de adil yargılanma olgusunu eşitlik kavramı üzerine oturtmuştur. 1. bentte sözü edilen “…kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından… makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve aleni surette..” yargılanmak, uyuşmazlığın tüm yanları için geçerli olan ortak kuraldır. Eşitlik, bu düzenlemelerin doğasında vardır. 3. bentte yer alan kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeni konusunda en kısa zamanda anladığı dilde ayrıntılı biçimde bilgilendirilmek, savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak, savunman edinmek, eğer akçalı olanakları yeterli gelmiyorsa ücreti kamu eliyle ödenen bir savunmanın yardımından yararlanmak, iddia tanıklarını sorgulamak, kendi tanıklarını da aynı koşullarda mahkemeye getirip dinlenilmesini sağlamak, duruşmada kullanılan dili anlamıyorsa, ücretsiz bir çevirmenin yardımından yararlanmak, yargılanan sanıkların hak ve olanaklarını, onları suçlayan organ veya kişilerle aynı konuma getirip eşitliği gerçekleştirmek için öngörülen yöntemlerdir. Sözleşme’de tek tek sayılan bu hakların dışındaki diğer konularda da yargılama dengelerinin kurulması, AİHM’nin silahların eşitliği doğrultusunda geliştirdiği ilkesel kararlarla sürdürülmektedir. Kamu güvenliği, kamu yararı ile bireysel hak ve güvenceler arasındaki denge, Mahkeme Kararlarında, “eşitlik “ , “karşılıklılık “ , “orantılılık “ gibi sözcüklerle anlatılmaktadır.

Mahkeme’ye göre genel ve geniş kapsamlı bir kavram olan ‘hakkaniyet’ in en önemli gereği, taraflar arasında ‘silahların eşitliği’  , diğer bir deyimle, mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülükler açısından taraflar arasında tam  bir eşitliğin sağlanması ve bu dengenin bütün yargılama boyunca korunmasıdır. (Del court / Belçika 1970,Monnel ve Morris /İngiltere 1987, Ekbatani /İsveç 1988 ) Amaç, sav ve savunma arasında hakkaniyete uygun, adil bir dengenin gerçekleştirilmesi olunca, silahların eşitliği kavramı, her somut olayda, uyuşmazlığın niteliğine göre değişimler göstermektedir. Örneğin, yargılama işlemleri arasında yer alan kanıt ve karşı kanıtların sunulup tartışılması, ilgilinin  yargıç önüne çıkarılma istemi, dava dosyasının özgürce incelenip gerekli görülecek belgelerden örnekler alabilme olanağı, bilirkişi raporlarının yanlara gönderilmesi  ve yargılama sürecindeki bir kamusal organdan da gelse, yargıçların kararını etkilemeyi amaçlayan her türlü görüş ve açıklama konusunda bilgilendirilip bunları yanıtlama olanağının taraflara tanınması silahların eşitliği kapsamında değerlendirilen uygulamalardır.

III – CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU’NA GÖRE                            SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ :

Kamu adına suç yönelten organ ile suçlanan kişinin gerek ön soruşturma gerekse mahkeme önündeki yargılama aşamalarında CMUK’na göre sahip oldukları hak ve yetkilerin karşılaştırılması, yasal açıdan silahların eşitliği ilkesinin ne oranda önemsendiğini ortaya koyacaktır. Hukuksal belgelerdeki hakların işlerliği ise, uygulamadaki sonuçlarına göre değerlendirilecektir.

1)     Başsavcılık  Tebliğnamesi :
Türkiye’de ve Avrupa’da başsavcılık tebliğnamelerinin AİHM kararları ile geçirdiği evrim, Avrupa Konseyi’ne üye bütün ülkelerin ulusal hukuklarını etkilemiştir. Bu konuda yürütülen hukuksal tartışmalar, silahların eşitliği kuramının daha iyi anlaşılarak, benzer alanlarda da uygulanıp çeşitlenmesine katkıda bulunmuştur. Önce Türkiye’deki gelişmelere kısaca değineceğiz.

Türkiye’deki İşleyiş :
Ceza mahkemelerinde kimi zaman yargıçlar ve savcıların, aynı kürsüyü paylaşmanın alışkanlıklarından da yararlanarak birlikte hareket ettiklerini izlemekteyiz. Sonuçlanma aşamasına gelen davalarda duruşma salonunun boşaltılarak, yargıç ve savcının biraz sonra açıklanacak olan kararın ayrıntılarını birlikte tartıştıkları görülebilmektedir. Bu tür uygulamalar, özellikle avukatları tedirgin eder. Yargılama sürecinden dışlandıkları ve savunma çabalarının boşa gittiği inancına  kapılırlar.
Yargıtay’daki yerleşik uygulama, savunmanın etkinliği açısından daha da önemli sakıncalar içermektedir. Ceza davalarının Yargıtay’daki incelenmesi sırasında duruşmaların nasıl yapılacağı, CMUK’nun 319. maddesinde aşağıda yazılı olduğu biçimde düzenlenmiştir.
“Yargıtay’da duruşma raportör tarafından işin açıklaması ile başlar. Bu azanın duruşmadan önce raporunu tanzim ve imza ile dosyaya koymuş olması lazımdır.
Raportör üyenin açıklamasını müteakip Cumhuriyet Başsavcısı, sanık ve müdafi iddialarını beyan ve bunları izah için söz alırlar. Bunlar arasında temyizi talep etmiş olan taraf önce dinlenir. Son söz sanığındır.”
CMUK’nda, duruşma açılmayan durumlarda Yargıtay incelemesinin hangi koşullarda yürütüleceği, sanıklarla nasıl ve ne tür iletişim kurulacağı konularında herhangi bir düzenleme yer almamıştır.
Yargıtay’da duruşma yapılmayan davalarda, sanıkların gelişmeleri izleme olanağı bulunmamaktadır. Yargısal işlemlerin belli bir takvimi yoktur. Temyiz edilen dava dosyasının, tebliğnamenin hazırlanması için Başsavcılıkta ne kadar süre bekleyeceği, karar için Mahkeme’ye ne zaman gönderileceği, hangi oturumda temyiz isteminin karara bağlanacağı, ilgililerce izlenip bilinememektedir.
Aşağıda açıklayacağımız AİHM’nin M.Göç / Türkiye kararının uygulanması amacıyla 11 Ocak 2003 günlü ve 4778 sayılı yasanın 2. maddesiyle CMUK’ nda gerçekleştirilen değişime kadar, sanıklar ve avukatları, genellikle Yargıtay incelemesi tamamlanıp, dava dosyasının yerel mahkemeye gönderilmesinden sonra, Başsavcılık tebliğnamesinin içeriğini öğrenebilmekteydiler.
Ancak bu aşamadan sonra savunma adına yapabilecekleri fazla bir şey kalmıyordu.

b)  Avrupa İnsan Hakları Yargısından Örnekler :
Savcılığın ceza davalarındaki konumu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ilk kez 1970 yılında Delcourt-Belçika davasında tartışıldı. Yerel mahkemede çeşitli cezalara çarptırılan Emile Delcourt adındaki sanığın 1965 yılında Belçika Yargıtayı’ndaki duruşmasında Başsavcı, tüm temyiz istemlerinin reddi ve mahkumiyet kararının onanması doğrultusunda görüş bildirmişti. Avukatının gelmediği duruşmada Delcourt, kendi savunmasını yapmak zorunda kalmıştı.
Duruşmadan sonra karar vermek üzere başka bir salona geçen yargıçların arasında Başsavcı da bulunuyordu. Belçika’da 1815 yılından beri yürürlükte olan bir Kraliyet Kararnamesi’ne göre; Başsavcı, oy hakkı olmaksızın Yargıtay yargıçlarının karar öncesindeki tartışmalarına katılıp görüşlerini açıklayabiliyordu. Bu duruşmadan iki yıl sonra, 10 Ekim 1967’de yürürlüğe giren Yeni Ceza Yargılama Yasası’nın 1109. maddesinde de aynı işleyiş sürdürülmüştü.
İç hukuk yollarının tükenmesinden sonra Delcourt, Başsavcı’nın Yargıtay’daki tartışmalara katılıp görüş bildirmesinin savunma hakkına ve özellikle “silahların eşitliği” ilkesine aykırı düştüğü gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na başvurdu. Başsavcı’nın Yargıtay’a verdiği görüşlerden bilgisi olmadığını, son sözün kendisine tanınmadığını ileri sürerek AİHS’nin 6. maddesinin 1. bendinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının çiğnendiğine karar verilmesini istedi.
Komisyon’un kabul edilirlik kararının ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, uyuşmazlığı sonuçlandıran 17 Ocak 1970 günlü ve 11 sayılı kararını verdi.
AİHM’nin yorumuna göre;
“Yargıtay Başsavcılığı, kovuşturma yapmadığı, dava açmadığı, davacı niteliğine sahip olmadığı için, mahkeme önünde taraf olarak kabul edilemez… Yargıtay Başsavcılığı ile alt mahkemelerdeki savcılıklar, birbirinden farklı kurumlardır. Ancak yasalara ve uygulamaya bakıldığında, bu farklı işleyişin kolayca ayırdına varılamamaktadır. Görünümü nedeniyle kimi sanıkların Başsavcılığı kendilerinin karşıtı gibi algılamaları ve özellikle Yargıtay’ın kapalı oturumundaki tartışmalara katıldığını izleyince, böylesi kuşkulara kapılmaları doğaldır.
Bu yapılanmaya yüzeysel olarak bakıldığında ‘adaletin özde yerine getirilmesi yeterli değildir, görüntüde de adalet yerine getirilmelidir’ biçimindeki özdeyişe uyulmadığı sonucuna varılabilir. Ancak bu durum, tartışılan olayda adil yargılanma hakkının çiğnendiği anlamına gelmemektedir.
Yargıtay Başsavcılığı bağımsız bir kurum olduğundan, Başsavcılıktan bir savcının Yargıtay müzakeresinde yer alması, Yargıtay’ın bağımsızlığını ve yansızlığını olumsuz yönde etkilemez…
Yargıtay Başsavcılığı tarafından duruşmanın sonucunda sunulan tebliğnamenin önceden taraflara verilmemesi, başsavcılık görevinin özelliği ile açıklanabilir.
Sözleşmenin 6. maddesi, Belçika’nın en yüksek mahkemesine bağlı olan, ona yardım ve danışmanlık görevi yapan bağımsız bir kurumun tümüyle hukuksal nitelikteki görüşlerine sanık tarafından yanıt verilmesini anımsatma yoluyla bile gerekli kılmamaktadır.”
Böylece Emile Delcourt’un çok haklı nedenlere dayanan başvurusu, şaşırtıcı gerekçelerle reddedilmiş oluyordu.
Eğer bu anlayış günümüzde de geçerliliğini sürdürseydi, Strasbourg yargısı güvenilirliğini ve yaratıcılığını büyük ölçüde yitirebilirdi. Delcourt/Belçika kararını izleyen gelişmeler, çağdaş hukukun, feodalizm kalıntısı durağan kurumlarla birlikte yürütülemeyeceğini belgelemesi bakımından önem taşıyor                                                                              AİHM, yanlış kararından aşamalı bir biçimde dönerek, doğru ilkelere yönelmekte gecikmedi.
AİHM, 2 Mart 1978 günü sonuçlanan Monnel ve Morris/İngiltere davasında ise konuyu eşit temsil olgusu kapsamında değerlendirdi ve aşağıdaki kararı verdi:
“Üst mahkemeye yapılan başvuru üzerine yürütülen kısa yargılama sürecinde iddia makamı da yer almadığından, bu yargılamada başvurucunun veya avukatının bulunmaması nedeniyle silahlarda eşitlik ilkesi bakımından adil yargılanma hakkı ihlal edilmemiştir.”
Bu süreç içinde, Pakelli/Almanya davası önemli bir başlangıç oluşturuyor. Almanya’da işçi olarak çalışırken, bir suç nedeniyle tutuklanıp yargılanan Lütfi Pakelli’ye yerel mahkemedeki ceza davası sırasında adli yardım yoluyla avukat atanmıştı. Verilen hapis cezası kadar tutuklu kalan Pakelli, kararın kesinleşmesini beklemeden Türkiye’ye döndü.
Pakelli’nin Yargıtay’daki duruşma için, giderleri devletçe karşılanmak üzere avukat istemi ise, Alman Ceza Yargılama Yasasının 350. maddesinin 2. ve 3. bentlerine
dayanılarak; tutuksuz sanığa Yargıtay’daki duruşma için avukat görevlendirme
zorunluluğu bulunmadığı gerekçesiyle reddedildi. Alman Anayasa Mahkemesine kadar taşınan bu uyuşmazlıkta Pakelli’nin, savunmasını yapmak üzere Yargıtay’daki duruşmaya katılabileceği gibi, dilerse, giderlerini kendi ödeyeceği bir avukatın yardımından da yararlanabileceği, Türkiye’de yaşamasının ise, yasal koşulları değiştirecek bir neden olmadığı görüşüne varıldı. Avukatının ve kendisinin bulunmadığı duruşmadan sonra Yargıtay, Pakelli’nin cezasını onadı.
AİHM’nin 25 Nisan 1983 tarihinde sonuçlanan Pakelli/Almanya kararında, araştırmamızı doğrudan ilgilendiren aşağıdaki gerekçeler yer aldı:
“Bu dava, Federal Mahkeme’nin duruşma açılmasına gereksinim duyduğu ender uyuşmazlıklardan birisidir. Temyiz edilen ceza davalarının ancak yüzde onunda duruşmalı inceleme yapılmaktadır. Pakelli’nin temyiz gerekçelerinin kabul edilebilir nitelikte görülmesi, Federal Mahkeme’yi sözel yargılama yöntemini benimsemeye zorlamıştır…
Federal Mahkeme eğer duruşma kararı vermeseydi, savcılık yazılı açıklama sunmakla yetinecek, bunun bir örneği de sanığa iletilecekti. Böylece sanık, temyiz aşamasında savcılığın görüşlerini öğrenip yanıtlama olanağını bulacaktı. Sözel yargılama yönteminin benimsendiği bu davada, başvurucuya savcının duruşmada açıkladığı savlarını inceleyip, tartışmak fırsatının verilmesi gerekiyordu. Federal Mahkeme’nin duruşma açmasına karşın, sanığa savunman atanmaması, davanın sonucunu etkileyebilecek nitelikte önemli bir eksikliktir. Yargıtay incelemesi duruşma yapılmaksızın dosya üzerinden yürütülseydi, yanlar arasındaki eşitlik bozulmayacağından, dava, belki de başvurucunun istemleri doğrultusunda sonuçlanabilirdi.”
AİHM, Yargıtay’daki sözel yargılama aşamasında Pakelli’ye ücreti devletçe karşılanacak bir avukatın atanmamasının Sözleşmenin 6. maddesinin 3/c bendine aykırı düştüğüne karar verdi. Bu sonuç nedeniyle, olayın bir kez de 6. maddenin 1. bendi kapsamında değerlendirilmesine gerek görülmedi.
Pakelli/Almanya kararı, Yargıtay’da duruşmasız yürütülen yargılamalarda Başsavcılık tebliğnamesinin sanığa gönderilip yanıtlama olanağının tanınması gereğini ortaya koyduğu gibi, duruşmalı incelemelerde sanık ve avukatının son karar öncesinde tebliğnameyi tartışıp yanıtlama hakkına sahip bulunduklarını benimsemiş oluyordu.
Brandstetter/Avusturya davasının 28.8.1991 günlü kararında da AİHM, çekişmeli yargılamanın, iddia ve savunmanın diğer tarafın verdiği görüşler ve gösterdikleri kanıtlar hakkında yorum ve açıklama belirtme olanağına sahip bulunmaları gerektiğinden, iç hukukta çeşitli biçimde kullandırılabilecek bu imkandan, dava konusu olayda iddia makamının verdiği mütalaayı başvurucunun bilememesi nedeniyle çekişmeli yargılama bakımından adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini kararlaştırdı.
AİHM 22 Haziran 1993 günlü Borgers/Belçika kararında tebliğname konusunu, adil yargılanma hakkının temelinde bulunan “silahların eşitliği” ve “çekişmeli yargı” ilkeleri kapsamında değerlendirdi. Yargılamada “..görüntüye yüklenen önem ve halkın adil yargılanma güvencelerine karşı artan duyarlığı ışığında başvurucuya, kamu adına görev yapan savcılığın mütalaasını yanıtlama olanağının sağlanmamasını, Sözleşme’nin 6/1. maddesinin ihlali olarak niteledi.
Kararın gerekçesine, “özellikle Başsavcı’nın Yargıtay yargıçlarının karar vermeden önceki müzakerelerine katılmasının savunma ile iddia arasındaki eşitsizliği arttırması nedeniyle silahlarda eşitlik ilkesi bakımından adil yargılanma hakkının ihlali olduğu…” belirtildi.
Böylece, Delcourt/Belçika kararının sakıncaları, yine Belçika uygulamalarından kaynaklanan bir uyuşmazlık nedeniyle büyük ölçüde giderilmiş oluyordu.
Aynı konudaki son iki örnek de Türkiye’den geldi. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, İncal/Türkiye davasının 25 Şubat 1997 günlü ve 22678/93 sayılı sonuç raporunda, yerel mahkemece verilen hapis cezasının Yargıtay’da duruşma açılmaksızın onanmasına ilişkin Türkiye’deki yerleşik uygulamayı değerlendirdi.
Komisyon raporunda; “..kural olarak ceza ve hukuk davalarındaki yanların, yargıçların verecekleri kararları etkilemek amacıyla bağımsız bir organ tarafından bile olsa, yargıca sunulan tüm kanıt ve görüşleri öğrenmek ve bunları tartışmak olanağına sahip bulunmaları..” gerektiği belirtildi. “Yargıtay’daki davalarda geçerli olan yargılama yöntemleri (CMUK), Başsavcılık tebliğnamesinin onama ya da bozmaya yönelik etkinliği de göz önünde tutularak, çekişmeli bir yargının varlığından söz edebilmek için, ilgiliye yargılama bitmeden önce yanıtlama hakkının tanınması gerektiği..” üzerinde duruldu. “Başvuru konusu olayda ise, yerel mahkemenin mahkumiyet kararının onanmasını isteyen Başsavcılık Tebliğnamesine karşı sanığa savunmalarını sunma fırsatının verilmemesi, Sözleşmenin 6/1. maddesi ile güvence altında tutulan ve adil yargılanmanın temel öğelerinden olan karşıt konumdakilerin eşit koşullarda çekişmesi ilkesine aykırı düştüğü” yargısına varıldı.
Strasbourg Yargısı’nın önceki yapılanmasına göre son kararı vermek durumunda bulunan AİHM ise, aynı başvuru nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yapılanmasını ve TCK 312/2. maddesine dayanılan mahkumiyet kararını Sözleşme ihlali olarak nitelendiğinden, diğer bir çok başvuruda yaptığı gibi, bu saptamalarla yetinerek, ayrıca “Yargıtay’da izlenen yöntemsel süreçle ilgili…” istemlerin karara bağlanmasına gerek görmedi.
AİHM’nin bu konudaki son değerlendirmeleri de, Mehmet Göç/Türkiye kararında yer aldı. Ulusal yargı önündeki uyuşmazlık 466 sayılı Kanundışı Yakalanan ve Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Yasa’ya dayanıyordu. 466 sayılı yasanın 4. maddesine göre, “Mahkeme, Cumhuriyet Savcısının yazılı görüşü üzerine, duruşma yapmaksızın kararını” veriyor. Yargıtay aşamasında ise, CMUK’nun genel kuralları uygulandığından, dosya üzerinden yürütülen incelemede, son söz Yargıtay Başsavcılığı’nın oluyor.
Yasanın öngördüğü özel düzenlemeye göre, tazminat istemini içeren bir uyuşmazlık, adli ya da idari yargıya bırakılmaksızın ceza mahkemelerince incelenip karara bağlanıyor.
Başvuru konusu olayda, yakınmacı ve Hazine, karşılıklı ve birbirlerinden habersiz olarak, Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını temyiz ediyorlar. Temyiz dilekçeleri karşı taraflara gönderilmediği gibi, Yargıtay Ceza Dairesi, Başsavcılığının onama istemli tebliğnamesi doğrultusunda, her iki yanın temyiz istemlerini reddederek yerel mahkeme kararının onanmasına karar veriyor.

AİHM’nin 9 Kasım 2000 günlü ve 36590/97 sayılı Göç/Türkiye kararında, bu işleyiş özetle şöyle değerlendirildi:
“Mahkeme, Başsavcı’nın tebliğname içeriğinin dikkate alınıp başvurucuya tebliğnameye karşı farklı bir görüş sunma olanağının sağlanmamasını, hak ihlali olarak değerlendirmiştir. Hızlı bir süreç içerisinde çabuk sonuçlandırılması amaçlanan davalarda, ulusal yargılama düzeninin bağımsız bir üyesince ileri sürülmüş bile olsa (örneğin Cumhuriyet Başsavcısı gibi) adil yargılanma hakkı, ilkesel olarak hukuk ya da ceza yargılamasının yanlarına, sunulan tüm görüşler ve gösterilen tüm kanıtlar hakkında bilgi sahibi olma ve yorumda bulunma olanağının verilmesini amaçlamaktadır.”
Başvurucunun temyiz itirazlarının reddini isteyen “Cumhuriyet Başsavcısı’nın hazinenin de temyiz isteklerinin reddi yolunda öneride bulunduğu bir gerçektir. Bu yansız yaklaşım, yerel mahkemece belirlenen tazminatı yetersiz bulan başvurucunun davasının Yargıtay aşamasında devam etmekte olduğu bir sırada, yanların silahlarının eşitlenmesi sonucunu getirmiştir.
Aslında başvurucunun ulusal mahkemeler önünde duruşma hakkına sahip olmadığı dikkate alınacak olursa, bu tür bir mütalaanın kendisine iletilmesi, adil yargılanmanın doğal gereğidir.
Açıklanan nedenlerle başvurucu, Yargıtay önündeki yargılamada, başarı olanaklarını zayıflatacak her tür sunumdan bilgi edinmek hakkına sahiptir. Bu nedenlerle Cumhuriyet Başsavcısı’nın Yargıtay’a sunduğu tebliğnamesinin başvurucuya tebliğ edilmemesi, Sözleşme’nin 6/1. maddesinin ihlalidir.”
Tebliğname konusunda ihlali saptayan AİHM 4. Daire, 466 sayılı yasaya göre tazminat istemlerinin yüzyüze ve sözel yargılama yapılmaksızın dosya üzerinden sonuçlandırılmasının Sözleşmenin 6. maddesine aykırı düştüğüne ilişkin başvurucu istemleri konusunda bir karar verilmesine gerek görmedi.
4. Daire’nin Kararı, Sözleşme’nin 73. maddesi doğrultusunda incelenmeye değer bulunan tarafların itirazlarının bir karara bağlanması için Büyük Kurul önüne getirildi. Büyük Kurul, duruşmalı yapılan incelemeden sonra, 11.7.2002 günü açıkladığı kararında, 466 sayılı yasanın duruşma yasağı koymasını, temyiz edilen davalarda başsavcılık tebliğnamesinin taraflara tebliğ olunmamasını oyçokluğu ile Sözleşme’nin 6. maddesine aykırı buldu.
AİHM Büyük Kurul Kararı, Türkiye için olduğu gibi, Avrupa Hukuku açısından da yenilik sayılabilecek bazı önemli saptama ve değerlendirmeler içeriyordu.
Şöyle ki :
-Ulusal düzenlemelere göre Ağır Ceza Mahkemesi’nde
görülüp temyiz incelemesi Yargıtay Ceza Dairesi’nce sonuçlandırılan haksız tutuklama tazminatı davası, özü bakımından Sözleşme’nin 6/1. maddesinde tanımlanan “medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili niza” dır. Yani parasal içerikli bir hukuk uyuşmazlığıdır.
– Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay olayda yöntem kuralları
olarak CMUK’u uygulamışlardır. Davalı T.C.Hükümeti, ceza mahkemelerinde yürütülen bu davanın temyiz dilekçesinde, başvurucunun HUMK’na göre duruşma isteminde bulunmamasını iç hukukun uygulanışı açısından bir eksiklik olarak ileri sürmüştür. Büyük Kurul ise, her iki yasaya göre de başvurucunun duruşma isteminin yerine getirilmesinin anılan yasalarla yasaklanması nedeniyle oluşan hukuksal olanaksızlığın üzerinde durarak Sözleşme ihlalini saptamıştır.

- Her iki  yanın da karşılıklı olarak bozma istemiyle temyiz
ettikleri bir karar nedeniyle Yargıtay Başsavcılığı’nın onama istemli tebliğnamesi, iki yandan hiç birinin görüşünü destekler nitelikte bulunmuyordu. Ancak onama istemi sonuçta başvurucunun beklentilerine aykırı düşen bir talepti. Sözleşme’nin kamu gücüne karşı bireyleri korumaya yönelen genel amaçları doğrultusunda, başvurucuya tebliğnameyi yanıtlama olanağı sağlanmaması, Sözleşme’ye aykırılık olarak nitelendi.
-Türkiye’deki işleyişe göre Yargıtay’daki çalışma takviminin
belirsizliği nedeniyle İzmir’de bulunan başvurucunun 600 km yolu aşıp zaman zaman Ankara’ya gitse bile, tebliğnameye ulaşmasının çoğu kez olanaksızlığı ile birlikte, henüz elektronik posta ve benzeri yöntemlerin bulunmaması nedeniyle, davalı Hükümet’in bu doğrultudaki savunmaları yerinde bulunmadı.
Türkiye’nin bireysel başvuru yolunu açmasından sonra AİHK’nun raporları ve AİHM kararları doğrultusunda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda 1992 yılından itibaren önemli değişimler gerçekleştirildi. Yakalama, gözaltına alma, tutuklama yöntem, koşul ve süreleri büyük ölçüde Sözleşme’nin 5.maddesiyle uyumlu durumlara getirildi. Suçlanan kişiye savunman atanması, yasak sorgulama yöntemlerinin belirlenmesi, savunmanın hak ve yetkilerinin genişletilmesi gibi konularda, Sözleşme’nin 6. maddesindeki hak ve güvenceler büyük ölçüde ulusal hukuka yansıtıldı.
Silahların eşitliği konusunda ise, yukarıda da belirttiğimiz M.Göç davası kararının ulusal hukuka uyarlanması amacıyla 11.1.2003 günü yürürlüğe giren 4778 sayılı yasa ile CMUK’nun 316. maddesine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen tebliğnamenin “taraflara” tebliğ edileceğine ilişkin bir tümce eklendi. Ancak bu kısa anlatım, uygulamada bazı karışıklıklara neden oldu. CMUK’nun 316. maddesi 27..3.2003’te yürürlüğe giren 4829 sayılı yasa ile bir kez daha değiştirilerek, tebliğnamenin “..aleyhlerine sonuç doğurabilecek görüş içermesi” durumunda, sanığa, davaya katılana, kişisel davacıya ve bu kişilerin savunmalarına gönderileceği belirtilerek açıklığa kavuşturuldu. Tebliğnamenin davanın yanlarına gönderilmesi, yalnız ilgilileri bilgilendirmekle sınırlı bulunmuyor. Amaç, yargılama sürecinde karşıt konumdaki yanlara tartışma ve birbirlerini yanıtlama olanağının sağlanması CMUK’un 316/3. maddesi, tebliğnameyi yanıtlama süresinin tebliğden itibaren yedi gün olduğunu belirtmekle bu konuyu da açıklamaya kavuşturmuş oluyor.

2) Hazırlık Soruşturması
Hazırlık soruşturması , Cumhuriyet Savcılarının mutlak egemenliği altında geçmektedir.Bir suç duyumu alması üzerine C.Savcısı’nın yapacağı işlemler, CMUK’nun 153 ve 154. maddelerinde ayrıntılı olarak belirtilmiştir.. Savcıların bu yetkilerini kullanırlarken, 54. maddeye göre tanıkların birbirleriyle ve sanıkla yüzleşmelerini önlemeleri, 59. maddeye göre tanıkları yemin vererek sorgulamaları (sonraki aşamalarda aynı tanığın tekrar dinlenmesi durumunda yemin verilmesine bile gerek bulunmuyor), 66. maddeye göre bilirkişi seçip soruşturma konusu suçla ilgili inceleme yaptırıp rapor almaları, 9o. Maddeye göre acele durumlarda arama ve elkoyma kararı verip bu kararları uygulatmaları, 92. maddeye göre telgraf, mektup gibi iletişim bilgi ve belgelerine aynı koşullarda el koymaları, genellikle sanığın ve avukatının yokluğunda kararlaştırılıp uygulanan işlemler olmaktadır.
CMUK’nun 162. maddesinde yer alan “Bir keşif veya muayenenin yapılması sırasında sanık, mağdur ve müdafiler hazır bulunabilir.” biçimindeki  düzenlemenin, Cumhuriyet Savcısı’nın ve zabıtanın acele işlerdeki yetkileri nedeniyle hazırlık soruşturması aşamasındaki işleyişi her zaman tartışma konusu olabilecektir.
Çok sık ve parça parça değiştirilen yasanın büyük ölçüde bütünlüğü bozulduğundan, maddeler arasında uyum sağlamak oldukça güçleşmiştir. Bu koşullarda, 155. maddedeki, “Cumhuriyet savcısı ancak hakim tarafından yapılabilecek olan bir tahkik muamelesine luzum görürse, taleplerini bu muamelenin cereyan edeceği mahallin sulh hakimine bildirir.” yolundaki düzenleme de, silahlarda eşitliğin sağlanmasına yeterli gelmeyecektir. Son soruşturma sırasında değerlendirilecek olan en önemli kanıtların, sanığın ve avukatının katılımına olanak sağlanmayan yöntemlerle toplanması, bu sakıncaların sonraki yargılama aşamalarında da giderilememesi silahların eşitliği yönünden üzerinde durulması gereken sorunlardır.

Son Soruşturma :
Hazırlık soruşturması sırasında sanığın ve avukatının yokluğunda sağlanmış olabilen tanık anlatımları, bilirkişi raporları, elkonulan belge ve araçlar gibi kanıtlarla olay bir biçimde çözüm aşamasına getirilmemişse, CMUK’nun duruşmalı yargılama için öngördüğü yöntemler, büyük ölçüde silahların eşitliği ilkesine uygun görünmektedir.
CMUK’nun 213.maddesine göre mahkeme başkanının reddetmesine karşın, sanığın, gösterdiği tanık ve bilirkişileri mahkeme aracılığı ile duruşmaya çağırmaya  ya da getirdiğinde dinletmeye yetkili bulunması, son derece demokratik bir düzenlemedir. Mahkeme kaleminde görevli memurlar, daha önce Başkan’ın dinlenilmemesine karar verdiği tanıkları, sanığın ve avukatının istemi üzerine yazılı bildirim göndererek duruşmaya çağırmakla yükümlü bulunuyorlar. Yasa, mahkeme başkanına sanığın bu istemini uygulamamak gibi bir hak ve yetki tanımıyor.
Tanıkların ve bilirkişinin savcı ve sanık tarafından karşılıklı olarak doğrudan sorgulanmalarını öngören 232. madde, yukarıda değindiğimiz 213.madde ile birlikte AİHS’nin 6/3 (d) maddesindeki adil yargılanma güvenceleri ile tam bir uyum içerisinde bulunuyor.
Buna karşılık, 31. maddedeki,
“Davaya duruşma esnasındaki kararlar iki taraf dinlendikten ve duruşma haricindeki kararlar Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı veya şifahi mütalaası alındıktan sonra verilir”

302. maddedeki,
“Kanunda yazılı olan haller müstesna olmak üzere itiraz hakkında duruşma yapılmaksızın karar verilir. Şu kadar ki icabında C.Savcısı dinlenir.”
Biçimindeki düzenlemeler son sözün savcılara bırakılması nedeniyle silahların eşitliği ilkesiyle bağdaşmayan yorumlara açık bulunmaktadır.
4)  Uygulamanın Değerlendirilmesi :
CMUK, insan hakları açısından çok fazla eleştirilmesi
gereken bir yasa değildir. İleriye dönük yorumlarla,  temel insan haklarına uyumlu bir işleyişe kavuşturulabilecek düzenlemeler içermektedir.
Ancak uygulamayı izlediğimiz zaman, aynı görüşleri sürdüremiyoruz. Ulusal yasanın sözüne uygun düşen yukarıdaki açıklamalarımız, sanki bir başka ülkenin yasasından söz ediyormuşuz gibi anlamsız görülebilir. Yasalarla uygulama arasında özümsenmesi olanaksız bir yabancılaşma oluşmuştur. AİHS’nin öngördüğü güvencelere koşut olarak sanığa, tanıklarını doğrudan mahkemeye getirip çapraz sorgulama olanağı sağlayan CMUK’nun 213. ve 232. maddeleri, mahkemelerce adeta yok sayılmıştır. Temel hak ve özgürlükler demokratik ülkelerde genellikle yargı kararları ile çeşitlenip geliştirilmiştir. Türkiye’de ise bu süreç tersine işlemiştir. Yasada varolan haklar bile yeterince uygulanma olanağı bulamamıştır. Giderek doğrular unutulmuş, yanlışlar kural olmuştur. Yargılama adaletinin duruşma tutanağındaki düzene göre sınanması ise, bu olumsuzluğun başlıca nedenleri arasındadır.
Yukarıda da değindiğimiz gibi CMUK’nun bir süreden beri AİHM kararları doğrultusunda düzeltilip yenilenmesi,geleceğe yönelik yeni bir tasarı hazırlanması, doğrudan yasal düzenlemelerden ileri gelebilecek sözleşme ihlallerini önlemeyi amaçlamaktadır. Yargı’nın da sorunların aşılmasında aynı doğrultuda özen ve çaba göstermesi gerekmektedir.

IV–HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU’NA  GÖRE  SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ :
l) Genel Yaklaşım :
Yüzyüze ve sözel yargılama yöntemlerinin geçerli olduğu hukuk sistemlerinde silahların eşitliği kuramı büyük sorunlarla karşılaşılmadan uygulamaya konulabilmektedir. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu da bu açılardan uygun düzenlemeler içermektedir.
Yargılama sürecinde mahkemeleri  devinime geçiren birinci etken, davacılar olmaktadır. İlk atağın davacıdan gelmesine karşın, HUMK’nun 72.maddesine göre “Hakim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın re’sen bir davayı tetkik ve halledemez.” Böylece davanın açılışından sonra, davalı yan da, yargılamanın sürekliliği bakımından davacıya paydaş konuma getirilmekte, 185. madde ile de karşılıklılık sağlanmaktadır.
Her iki yanın dinlenilme hakkı ise, 73. maddede silahların eşitliği kuramına koşut olarak güvence altında bulundurulmaktadır. 73.maddeye göre, “Kanunun gösterdiği istisnalar haricinde hakim, her iki tarafı istisma veyahut iddia ve müdafaalarını beyan etmeleri için kanuni şekillere tevfikan davet etmedikçe hükmünü veremez.”
Bu maddenin uygulamadaki yansıması olarak yürütülen sözel yargılama aşamalarında iki oturum arasındaki gelişmeler yanların bilgilerine sunulmakta, karşılıklı tartışma olanakları açık tutulmaktadır. Duruşmalı yargılama doğru ve hakkaniyete uygun biçimde uygulandığı zaman, silahların eşitliği kuramının gerçekleştirilmesi açısından en uygun koşulları içeren bir yöntem olmaktadır.
Dava dilekçesi ve bunu izleyen karşılıklı yanıtlar, sürelerde eşitlik, kanıtların bildirilmesi gibi konularda yanlar arasında ayrıcalıklı uygulamalara yol açabilecek düzenlemelere HUMK’nda rastlanılmamaktadır.
HUMK’nun 213. maddesine göre “tahkikat”, 222. maddeye göre “hadise”, 230. maddeye göre “isticvap” yanların katılımları ile çözümlenen yargılama aşamalarıdır. Yasanın 279. maddesindeki, bilirkişi, “diğer taraf hazır olmaksızın iki taraftan birini isticvap edemez ve bu cihet bilirkişiye evvel emirde ihbar olunur.” biçimindeki buyurucu kuralı, silahların eşitliği ilkesine verilen önemin bir göstergesi olarak yorumlayabiliriz.
Uygulamada Silahların Eşitliği :
CMUK’nda olduğu gibi, HUMK da, AİHS’nden yarım yüzyıl önce benimsenip uygulamaya konulan hukuk kurallarından esinlenerek ulusal hukukumuza katılan yasalardır. Genel çatılarında önemli değişiklikler yapılmamıştır. HUMK’nun tümünü konumuz açısından değerlendirecek değiliz. Buna gerek te bulunmuyor. Yasa’nın genel yönünü belirlemeye yardımcı olacak bazı kilometre taşlarını vurgulamakla yetindik. Görülüyor ki HUMK, yanların dinlenilme hakkı ile birlikte sav ve savunmalarının değerlendirilmesinde silahların eşitliğini ve bu olgunun yargılamanın tüm aşamalarında sürdürülmesini gerçekleştirecek bir yargılama düzenine açık bulunmaktadır.
Elde böyle bir yasanın bulunması, yargılama hukuku açısından son derece önemli bir olanaktır. Ancak salt yasal düzenlemeler, silahların eşitliğini gerçekleştirmeye yeterli değildir.
AİHM’nin Sözleşme’den esinlenerek karar gerekçelerinde çok sık yinelediği bir deyim bulunuyor : “Demokratik bir toplumun gerekleri”. Başvuruları bu süzgeçten geçirdiği zaman, benzer ve birbirine yakın olaylarda farklı kararlar verdiği de görülebiliyor. Mahkeme, zorunlu olmadıkça nicel değerlerle çok fazla uğraşmıyor. İnsan hakları ihlalleriyle çelişmediği sürece ulusal yargılama yöntemlerini zorlama eğiliminde de bulunmuyor. Örneğin bilinen konutunda bulunmadığı için ilan yoluyla tebligat yapılan kişinin, kullandığı otomobille ezdiği kedinin ölümü nedeniyle sahibine giderim ödemek zorunda kalmasını Sözleşme’ye uygun bulabilir. Ulusal hukuka göre, konutu araştırılmış, bildirim gönderilmiş, bulunamayınca başkaca bir yöntem kalmadığından gazetedeki duyuru ile tebligat gerçekleşmiş sayılabilir.
Ancak yurtdışında uzun bir tatil geçirmeye giden çok varlıklı kişinin yokluğunda eşi ya da çocuğu tarafından ulusal hukuka göre geçerli sayılan tebliğler ve nedenlerle tüm malvarlığının elinden alınmasını öngören kesinleşmiş yargı kararını da, “demokratik bir toplumun gereklerine” aykırı bulabilir. Mahkeme, bu olayda nitelikle birlikte nicel ve daha önemlisi özel koşulların da gözetilmesi gerektiğini vurgulayarak, gereken özeni göstermeyen ulusal yargı kararının “orantısızlık” nedeniyle Sözleşme’ye aykırı düştüğünü saptayabilir.
Mahkeme’nin olası yaklaşımını sunabilmek için yukarıda verdiğimiz iki örnek te gerçek dışıdır. Ancak her olayı, kendi koşulları içerisinde değerlendiren Mahkeme’nin bu tutumu bir çelişki biçiminde algılanmamalıdır.
HUMK’nun 149. maddesine göre ulusal yargıcın aldığı “gizlilik” kararının, Sözleşme’nin 6.maddesinin 1.bendindeki gizlilik nedenlerine uygun düşmesi gerekir.
Yargıcın, 150. maddeye dayanarak yanların sözlerini kesmesi, kısıtlaması, yargılamaya katılımlarını engellemesi, silahların eşitliği, orantılılık ve demokratik toplumların gerekleri ölçütlerinde sınanacak uygulamalar olacaktır.
150.maddeye göre duruşma salonundaki kişilerin tutuklanıp, yargılama sonucunda cezalandırılmaları, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. bendindeki mahkemelerin tarafsızlığı, 2.bentteki bireylerin suçsuzluk karinesi ve 3.bendindeki savunma olanaklarından yararlandırılma güvencelerine aykırı düşecektir.
151. maddeye göre, yanların sözlerini kendi anlatımları ile tutanağa yazdıramamaları, tanıkların dinlenilmesinde 266 ve 267 maddelere göre, yanların yöneltecekleri soruları yargıcın benimseyip benimsememesi ve 268. maddeye göre, yanlara tanıkları doğrudan sorgulama olanağını tanımaması, davanın sonucu üzerindeki etkileri gözetilerek silahların eşitliği kuramına ya da doğrudan 6. maddedeki adil yargılanma güvencelerine aykırı bulunabilir.
Silahların eşitliği ile bağdaşmayan kurgular, gelecekte yararlanılmak üzere davanın yanlarınca birer tuzak olarak ta mahkemenin önüne getirilebilir.
Savunma ve hak arama sürecinde eşitliğin ortadan kaldırılması eğer ulusal yasalardan ileri gelen bir sorun değilse, mahkemelerin ve yargıçların açık vermemek için bu konulara özen göstermeleri, kararları ile yanlar arasındaki dengeleri gözetmeleri gerekmektedir.

V – İDARİ YARGI’DA SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ :

İdari Davaların Niteliği :
AİHM Adil yargılanma güvence ve ölçütlerini sağlamaları
koşulu ile, ulusal mahkemelerdeki görev bölümünü çok fazla önemsememektedir.
Sözleşme’nin korunması altındaki bir hakkın, adli ya da idari yargının görevine girmesi, yargılanma yöntem ve güvenceleri açısından farklı uygulamalara gerekçe gösterilemez. Belirleyici olan uyuşmazlığın konusunu oluşturan haktır.
Sözleşme, tüm hak ve özgürlükleri korumamaktadır. Kamu hizmetine girme, devlet  memurluğu ve koşulları, disiplin suçları, yabancıların ülkeye girişleri ve sınırdışı edilmeleri, genel olarak sözleşme kapsamında değerlendirilmeyen uygulamalardır.
Buna karşılık, “medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili nizalar..” deyimi, idari yargının da görev alanına giren bir çok uyuşmazlığı kapsamaktadır. Özellikle 1 numaralı protokolun  1. maddesinde tanımlanan mülkiyet hakkı, yargı kararları ile çok geniş bir uygulama alanı bularak , tüm parasal hakları içeren bir yaygınlığa ulaşmıştır:

Kiracılar derneği ödentisi (Langborger / İsveç 1989), içki ruhsatı (Tre Traktörer AB / İsveç 1989) şirket hisse senetleri (Bramelid ve Malmström / İsveç 1979 ), patent hakları (Smith Kline ve French Laboratories / Hollanda 1990), çarpışan gemilerle bağlantılı hasar tazminatı (Pressos Compania Naveira SA / Belçika 1995 ), sinemanın müşterileri (Latridis / Yunanistan 1999), mülkiyeti kanıtlanamayan  Van Gogh tablosuna zilyetlik (Beyeler / İtalya 2000), avukat stajyerinin ücretsiz çalıştırılması (Van Der Mussak  /  Belçika 1983) , imar planları ile getirilen geçici veya uzun süreli yapılaşma yasakları (Sporrong ve Lönnroth / İsveç 1982), (Allan Jakobsen / İsveç 1989), doğal sit kapsamına alınan taşınmaza getirilen kullanım sınırlamaları (Derlemaas / Hollanda 1991 ), benzin istasyonu işletme ruhsatı (Benthem / Hollanda 1985), mahkemece bir kitabın zor alımına  karar verilmesi (Handyside /İngiltere 1976), kaçak altın sikkelerin zoralımı (Agosi /İngiltere 1986) , kilise vergisi (Darby/ İsveç 1990), itfaiye hizmetine katılım vergisi (Karlheinz Schmidt / Almanya 1994) , taşınmaz kiralarına devletin müdahalesi (Mellacher ve diğerleri / Avusturya 1989) , uçak ve gemi sanayinin millileştirilmesi (Lithgow ve diğerleri / İngiltere 1986), Meslek odalarına üye olma zorunluluğu getirilmesi Van Marle / Hollanda 1986), kamulaştırma işlemleri (Erkner ve Hofauer/Avusturya 1987) ve  (Poiss / Avusturya 1987), özel yasa ile kişisel taşınmazlara kamulaştırma yapılmadan bedelsiz el konulması (Papamichaloupoulas / Yunanistan 1991), 1974 Kıbrıs müdahalesi nedeniyle taşınmazlarından yararlanamayan kişinin tazminat istemleri (Loizidou /Türkiye 1995, 1996, 1998 ) , yüksek enflasyona karşın kamulaştırma bedellerinin geç ödenmesi (Akkuş / Türkiye 1997), (Aka / Türkiye 1998), hükümet güçlerinin konutları yakması (Selçuk ve Asker / Türkiye 1998), tesçil edilmiş marka (Anheuser – Busch/Portekiz 2003), emekli aylıkları (Müller/  Avusturya 1997), haksız tutuklanan kişinin devletten tazminat istemi (Mehmet Göç / Türkiye 2002) medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili nizalar ve mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen uygulamalardan bazılarıdır.

Yukarıdaki örnekler, benzer türde daha pek çok davanın, mülkiyet hakkı ile ilişkilendirilerek, “medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili niza..” kavramı içerisinde yorumlanabileceğini göstermektedir. Bu davaların                          hangi mahkemelerde incelenip karara bağlanacakları konusu da AİHS açısından önemli değildir. Önemli olan, uyuşmazlığın yanlarının, adil yargılanma güvencelerinden yararlandırılmalarıdır. Bu açıdan Danıştay’da ve İdare Mahkemelerinde görülen davaların çok büyük bir bölümü, doğrudan doğruya “medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili” uyuşmazlıklardan oluşmakta ve Sözleşme’nin 6. maddesinin güvencesi altında bulunmaktadır.

Yargısal Süreç :
AİHM’nin silahların eşitliği konusundaki ilk kararları
ağırlıklı olarak ceza yargılamasıyla ilgilidir.
Gelen başvuruların yönlendirmesi nedeniyle 1993 yılından itibaren hukuk davalarında ve idari uyuşmazlıklarda da  silahların eşitliği ilkesi uygulama alanı buldu.

Dombo Beheer / B.V./ Hollanda, 1993
(Bir banka ile müşterisi arasında, ticari krediler
nedeniyle oluşan uyuşmazlık

-  Bendemoun / Fransa, 1994
(Sanat ürünlerinin alım satımıyla uğraşan
başvurucuya gümrük ve vergi dairelerince
salınan vergi ve para cezaları nedeniyle
idare mahkemesine açtığı davada, konuyla ilgili
belgelere ulaşamadığı savları..)

-   Vande Hurk / Hollanda, 1994
(Avrupa Birliği kararları nedeniyle süt üretim
kotaları daraltılan üretim çiftliği sahibinin idari
organlara yaptığı itiraz ve başvuruların
reddedilmesi)

Hentrich / Fransa, 1994
(Kamu kurumundan koşullu olarak satın alınan
tarım alanının bedeline ilişkin uyuşmazlık)

Stran Greek Rafineres ve Stratis Andreadis/
Yunanistan, 1994
(Yunan Askeri Cunta yöneticileri ile bir petrol rafinerisi inşa etmek için anlaşmaya varan başvurucuların, sonuçlandırılamayan bu girişim için, yaptıkları çalışma ve harcamalar nedeniyle demokrasiye dönüşten sonra,  açtıkları tazminat davası)

Schouten ve Meldrum / Hollanda, 1994
(Fizik Tedavi Merkezi işleten başvurucuların,
çalıştırdıkları fizyoterapistlerin sigorta primlerini
ödememeleri nedeniyle oluşan idari uyuşmazlık)

Yukarıda yalnız konularına ve adlarına değinmekle
yetindiğimiz  bu davalar, Sözleşme’nin 6/1. maddesindeki   “medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklar” dan oluşmaktadır. Davaların diğer bir ortak yönü de, AİHM kararlarında 1 numaralı Ek Protokol’un 1. maddesine göre, mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmeleridir.Bu ve benzeri türdeki davaların önemli bir bölümü, Türkiye’de idari yargının görev alanına  girmektedir.

3)   İdari Yargı’da Silahların Eşitliği Konusunda
Çözülmesi Gereken Sorunlar :
Bir davada, dosyaya sunulan ve sonucu etkileme olanağı bulunan tüm kanıtlara ulaşmak, bunları değerlendirip görüşlerini yargı yerine sunmak, davanın taraflarının “silahların eşitliği” ilkesi çerçevesinde Sözleşme ile korunan haklarıdır. Ulusal yargılama sürecinde yer alan bağımsız bir organdan da gelse, mahkemece verilecek kararı etkilemeyi amaçlayan her görüş ve istem, davanın yanlarına bildirilmeli, onlara bu istemleri yanıtlayıp yargıçlar önünde tartışma olanağı sağlanmalıdır.
Özellikle duruşma açılmaksızın yürütülen davalarda, silahların eşitliği ilkesinin uygulanması, daha karmaşık sorunlara neden olabilmektedir.
Bu ölçüler içinde, Türkiye’deki idari yargının işleyişinde, aşağıda değineceğimiz sakıncaların giderilmesi önem taşımaktadır :
a)    İdari Davaların Açılışı :
İdari davalarda silahların eşitliği ilkesine aykırılıklar, davaların açılışı ile birlikte başlamaktadır. 2577 sayılı yasanın “İdari Davaların Açılması” başlıklı 3. maddesinin 3. bendinde, “Dava konusu kararın ve belgelerin asılları veya örnekleri dava dilekçesine eklenir. Dilekçeler ile bunlara ekli evrakın örnekleri karşı taraf sayısından bir fazla olur.”
Böylece, davacı kanıtları, yasa ile öngörüldüğü için, davanın açılışıyla birlikte davalı idareye gönderilmektedir. Bu kurala aykırılık durumunda 15. madde uyarınca dava dilekçesinin reddine karar verilmektedir.
Davalı idarenin yanıtlama koşulları ise, yasanın 16. maddesinde düzenlenmiştir. Davalının Mahkeme’ye sundukları belgelerin birer örneğini davacıya gönderme yükümlülüğü bulunmamaktadır.
2577 Sayılı yasanın 16. maddesine 4001 sayılı yasa ile eklenen 5. bende göre, “Davalara ilişkin işlem dosyalarının aslı veya onaylı örneği idarenin savunması ile birlikte…ilgili mahkeme başkanlığına gönderilir.”
İşlem dosyalarının çok fazla belgeden oluşabileceği düşünülürse, bu dosyaların da davacıya iletilmemesi bir oranda haklı görülebilir. Ancak idareler en azından işlem dosyalarının içeriğini özetleyen “dizi pusulası” ile, mahkemeye sundukları dosyalar konusunda davacıyı bilgilendirmelidirler.
İdarelerin, birinci yanıtlarının ekinde işlem dosyalarını mahkemeye göndermemelerinin ise, yasada hiçbir yaptırımı bulunmamaktadır. Davacının dava dilekçesi iptal  edilirken, davalı idarelere mahkemece tekrar tekrar yazıldığı halde istenen belgeleri göndermemesi nedeniyle kendiliğinden işleyen bir hak kaybı yöntemi belirlenmemesi önemli bir eksiktir.

Mahkemelerin Kendiliğinden Kanıt Toplaması :
2577 Sayılı yasanın 20. maddesinin 1. bendine göre, “Danıştay ile İdare ve Vergi Mahkemeleri, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit incelemeleri kendiliklerinden yapabilir. Mahkemeler, belirlenen süre içinde luzum gördükleri evrakın gönderilmesini ve her turlu bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer yerlerden isteyebilirler.
20. maddenin öngördüğü işleyiş, gereksinim duyulan bilgi ve belgelerin genellikle davanın yanlarına da birer örneği gönderilen ara kararları ile istenilmesi biçiminde gerçekleşmektedir. Yanlar, mahkemenin sorularını ve yanıt için tanınan süreyi kendilerine ulaşan ara kararından öğrendikleri için, araştırmanın sonuçlarından dava dosyasını inceleyerek bilgi edinebilmektedirler.
Ancak zaman zaman İdare Mahkemeleri, hatta Danıştay Daireleri ivedilik gerektiren araştırmalar için ara kararının tebliğine gerek duymaksızın, istemlerini bir soru yazısı ile ilgili yerlere iletebilmektedir. Gelen yanıt ayrıca yanlara bildirilmemektedir. Bu işleyiş sonucunda elde edilen kanıtların daha sonra verilecek karara dayanak yapılması durumunda, silahların eşitliği ilkesine uyulmadığı kolaylıkla ileri sürülebilecektir.
2575 sayılı yasanın 49/1. maddesinde de benzer bir yöntem öngörülmüştür. Yargı yerleri kendiliğinden kanıt toplayabilirler. Ancak bu kanıtların davanın yanlarına iletilmesi, onlara, bunları tartışıp değerlendirme olanağının sağlanması gerekmektedir.

c) Danıştay Savcısı’nın Görüş ve Kanıt Sunması :
Danıştay’da ilk ve son derece Mahkemesi olarak görülen davalarda 2575 sayılı yasanın 60/2. maddesi uyarınca, Danıştay Başsavcısı, incelediği dava dosyaları hakkındaki “görüşleri” ni, mahkemeye bildirmektedir.
Aynı yasanın 61/1 maddesinde de, Başsavcı’nın görevlendirmesi doğrultusunda , Savcılar’ın dava dosyaları hakkındaki görüşlerini Mahkeme’ye sunmaları öngörülmüştür.
Danıştay Savcılar’ının raporları, gerek davaların nesnel koşulları, gerekse hukuksal değerlendirmeleri açısından son derece özenli araştırma ürünü olmaktadırlar. Sonuçta Savcılar , temyiz isteminin yada davanın kabulü veya reddi doğrultusunda görüş açıklıyor, istemde bulunuyorlar. Bu görüşlerin, yargıçları etkilememesi olanaksızdır. Danıştay Savcılığı, kamu adına mahkemeleri etkilemek amacıyla oluşturulmuş bir kurumdur.
Danıştay’daki incelemenin 2577 sayılı yasanın 18/4. maddesinde öngörülen sözel  ve yüzyüze yargılama düzeni içerisinde yürütülmesi, yanlara savcılık görüşünü yanıtlama olanağı vereceği için silahların eşitliği ilkesine aykırılık bir oranda giderilebilmektedir.
Ancak, duruşmasız yargılamada, Savcı’nın, 2575 sayılı yasanın 61/. Maddesine göre kendiliğinden derlediği bilgi ve kanıtları da ekleyerek Mahkeme’ye sunduğu görüşlerinin davanın yanlarınca öğrenilip tartışılmasına olanak verilmeden yargılamanın sonuçlandırılması, Mehmet Göç/Türkiye kararının gerekçelerine göre, silahların eşitliği ilkesinin açık ihlalini oluşturacaktır.
d)     Danıştay Savcısı’nın Danıştay’daki Duruşmaya
Katılması :
2577 sayılı yasanın 18/4. maddesinde, Danıştay’da yanların katılacakları davalarda, Savcı’nın da bulunması zorunlu kılınmıştır.
2575 sayılı yasanın 61/3.maddesinde ise, yargı yerleri önünde gerek görüldüğünde, Danıştay Savcıları’nın görüşlerini sözlü olarak açıklayacakları yazılıdır. Böylece davanın yanlarının katılmadıkları karar toplantılarında, Savcı’nın da yer alması, düşüncelerini sözlü olarak açıklaması öngörülmüştür.
Bu işleyiş, Mehmet Göç/Türkiye davası ile birlikte, Borgers/Belçika (1993) kararında yer alan gerekçeler nedeniyle silahların eşitliği ilkesinin açık ihlali  sonucunu vermektedir.

Danıştay Tetkik Hakimleri’nin “Talep” te Bulunmaları:
2575 sayılı yasanın 62.maddesinde Tetkik Hakimleri’nin görev ve yetkileri tanımlanmıştır. Tetkik Hakimi, Mahkeme’nin yardımcısı mı ? Yoksa davanın taraflarından birisi mi ?
62. maddenin 1.bendindeki “…kendilerine havale edilen işleri inceleyerek daire veya görevli kurula gerekli açıklamaları yap..” mak, mahkemeye yardım amacına yönelik bir tür raportörlük olmaktadır.
Ancak tümcenin devamındaki, “Kendi düşünce ve görüşlerini sözlü ve yazılı olarak bildirirler, “biçimindeki anlatım Tetkik  Hakimleri’nin konumunu değiştirmekte, çok farklı yerlere götürmektedir.
Nitekim duruşmalarda, tetkik yargıçları, raporlarını okumakta, duruşmasız sonuçlanan davalardaki istem ve görüşleri de, gerekçeleri ile birlikte kararlara yazılmaktadır. Yaptıkları iş, raportörlüğün boyutlarını aşmaktadır. Bu işleyiş, Tetkik Hakimleri’ne görev yaptıkları Daire’den bağımsız ve kendi değerlendirmeleri doğrultusunda çalışan bir konum kazandırmıştır. Tetkik Hakimleri’nin dosyaları incelemekteki etkinlikleri Danıştay’da davaları olan yanlar ve kurumlar açısından önemli güvenceler oluşturabilir.Ancak sonuçta onlar da, Savcılar gibi, davanın ya da temyiz isteminin kabulü veya reddi doğrultusunda görüş açıklıyor istemde bulunuyorlar.
Böylece Tetkik Hakimleri de karar verecek mahkeme önünde taraf konumuna düşüyorlar. Diğer görevlerini bir yana bırakırsak, davalardaki yerleri bakımından Danıştay Savcıları ile aynı kurumsal işlevleri üstleniyorlar.
Örneğin yerel İdare Mahkemesi’nde tek bir birime karşı dava açan kişi, dosya Danıştay’a gönderildiğinde, mütalaaların içeriğine göre bir anda karşısında üç davalı bulabilmektedir.
Hiç kuşkusuz bu işleyiş de silahların eşitliği ilkesine aykırıdır. Ya Tetkik Hakimleri’nin istemde bulunmalarına son verilmeli, ya da bu istemler uygun bir süre tanınarak, karar öncesinde yanıtlanmak üzere taraflara gönderilmelidir.

f)    İdari Yargı’da Tanık Dinlenmemesi  :
İdare Mahkemeleri ve Danıştay’da tanık dinlenmemektedir. Bu uygulamanın hukuksal dayanağı bulunmamaktadır. 2577 sayılı yasanın H.U.M.K.’na yollamalarda bulunduğu 31. maddesinde tanıklıktan söz edilmemesi kanımca yeterli bir gerekçe oluşturmamaktadır.
AİHS’nin 6.maddesinin 3/d bendinde, suçlama altındaki her sanığın, “..iddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek,  savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağırılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek..” hakkına sahip olduğu belirtilmektedir.
Mahkeme, tanık konusunu, iki ana başlık altında değerlendirmektedir : “Tanıkları dinleme hakkı” ve “Tanıkları sorgulama hakkı” Eğer tanıkların dinletilmesinde başarı sağlanamıyorsa, onlara soru yöneltme olanağı da kendiliğinden ortadan kalkmaktadır.
Sözleşme’nin 6.maddesinin 3.bendi, “Sanık” güvencelerini kapsamaktadır. Böylece tanıklarla ilgili düzenlemenin ceza davalarıyla sınırlı kaldığı, diğer davalara yönelik olarak genişletilemeyeceği izlenimi doğmaktadır.
Ancak Mahkeme’nin silahların eşitliği ilkesinden yola çıkarak 1993 yılında sonuçlandırdığı Dombo Beheer B.V / Hollanda kararı, bu kuşkuları sonuçlandırmıştır. AİHM’ne göre :
“Her davada adil yargılamanın gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini takdir etmek, ulusal mahkemelerin görevidir.
Sözleşmeci devletlerin hukuk davalarında ‘adil yargılanma konusunda ceza davalarına göre daha geniş bir takdir yetkisi olmasına karşın, davanın tarafları arasında ‘adil denge’ nin gereği olarak ‘silahların eşitliği’ ilkesi, her iki tarafa da, diğer taraf karşısında zayıf durumda kalmaması için kendi görüş ve kanıtlarını sunma olanağını tanımaktadır…Olayda davalı bankanın tanığı dinlenmişken başvurucunun birinci elden bilgi sunacak tanığının dinlenilmemesi,silahların eşitliği ilkesi bakımından adil yargılanma hakkının ihlalidir.”
İdari yargı kendisi tanık dinlemediği halde, işlem dosyasındaki davalı idarenin ajanları eliyle saptanan tanık anlatımlarına dayanarak karar verebilmektedir. Soruşturmayı açtıran kişi veya organın görevlendirdiği muhakkik, soruşturmacı adı verilen kamu personeli, teftiş kurulu üyesi müfettişler, soruşturulan kişiyi sorumluluk altında bırakabilen pek çok tanığı yemin vererek dinlemektedirler. Soruşturulanın tanık dinletme istemini ise, tutanaklara bile geçirmemektedirler. İşlem dosyasındaki tanık anlatımlarının karar üzerinde etkili olduğu durumlarda, davacının tanık dinletme isteminin kabul edilmemesi “Silahların Eşitliği” ilkesine temelden aykırı düşecektir.
Türkiye’nin idari yargılama yöntemlerinin saptanmasında, Fransız Danıştayı’nın önemli etkileri olmuştur. Oysa günümüzde, Fransız Danıştayı da içtihat değişikliği yaparak idari davalarda tanık dinleme yolunu açmıştır. Yargılama yasalarının değişmesini beklemeden Türkiye’de de aynı yöntemle bu sakıncayı giderme olanağı vardır.

4 – İdari Yargılama Yöntemlerine İlişkin Öneriler :

Dosyaya sunulan kararı etkileyebilecek tüm bilgilere ulaşmak, bağımsız bir kamu organından da gelse yargıçları yönlendirmeyi amaçlayan önerileri yanıtlama olanağına sahip olmak, idari yargıda görülen “..medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklarda..” tarafların ve özellikle davacıların, Sözleşme’nin 6/1. maddesinin güvencesi altında bulunan hakları arasında yer almaktadır.
Konuya bu açıdan bakıldığında, Danıştay’da ilk ve son derece mahkemesi olarak duruşmasız incelenen davalarda 2575 sayılı yasanın 60/1, 61/1 ve 3 maddeleri uyarınca Danıştay Başsavcısı’nın ve Savcıların Mahkeme’ye sundukları istemlerinin, 62/1. maddeye göre Tetkik Hakimlerinin görüşlerinin, yanıtlayabilmeleri için uygun bir süre belirlenerek taraflara gönderilmemesi, Sözleşmenin 6/1 maddesindeki güvencelerle bağdaşmamaktadır.
2575 sayılı yasanın 61/2. maddesine göre Danıştay Savcısı’nın kendiliğinden edindiği kanıtları mahkemeye sunması durumunda, davanın yanlarına gönderilip yanıtlama olanağı verilmeden bu kanıtların karara dayanak yapılması yasal açıdan önlenmelidir.
2575 sayılı yasanın 61/3. maddesine göre Danıştay Savcısı’nın mahkeme ve kurullar önünde dinlenilmesine gerek görüldüğü durumlarda, bu olanak davanın yanlarına da tanınmalıdır.
İdari yargı yasal temeli bulunmayan tanık dinlememe konusundaki direngenliğine son vermelidir.
İdari yargılama yasaları, mahkemelerin kendiliğinden kanıt toplamalarını olanaklı kılmaktadır. Bu doğaldır, ancak mahkemelerce elde edilen kanıtların davanın yanlarınca bilinip tartışılmadan kararlara dayanarak yapılması, adil yargılanma ilkesine aykırıdır. 2575 sayılı yasanın 61/2., 49/1. ve 2577 sayılı yasanın 20/1. maddeleri uyarınca mahkemelerce getirtilen bilgi ve belgelerin davanın yanlarınca değerlendirilmesi sağlanmadan mahkemelerce kanıt olarak kabulü, “yargılamada silahların eşitliği” ilkesine ve yukarıda özetlediğimiz AİHM’nin örnek kararlarına uygun düşmemektedir. 2575 ve 2577 sayılı yasaların değiştirilmesi amacıyla hazırlanmakta olan yeni tasarılarda bu sakıncaların da giderilmesi gerektiği görüşündeyiz.

VI  – SON SÖZ :

Hukuk kurallarının  yapılmasında ve uygulanmasında mutlak dengenin sağlanması gibi aşırı iyimser bir beklenti içerisinde bulunmuyoruz. Çeşitli ekonomik ve siyasal etkenlerin toplumun bütününde olduğu gibi, yargıda da dengeleri bozup sarsıntılar yaratabildiğini biliyoruz.

Yapılması  gereken, doğru amaçların konulması ve çalışmaların bu doğrultuda sürdürülmesidir. Savunma ve hak arama sürecinde silahların eşitliği kuramına yöneliş, hukukun temelinde her zaman varolan denge arayışlarının güncel bir görünümüdür. Bu ilkenin hukuk uygulayıcılarınca özümsenmesi, yargılamanın daha güvenli yürütülmesine katkıda bulunacaktır.

21.yüyılda yeni sorunlarla karşılaşıyoruz. Yürürlükteki yapılanma, adaleti ne oranda gerçekleştiriyor ? Yargı, gerçeği saptayıp doğru kararlar verebiliyor mu ? Yargılama işlevinin bu yönü elbetteki çok önemli. Ancak adaletin özde gerçekleşmesi artık insanlara yeterli gelmiyor. Bireyler ve toplum, adaletin görüntüde de gerçekleştiğini görmek istiyorlar. Bu beklenti öylesine belirleyici oluyor ki, kapalı kapıların ardında yetenekli yargıçların kimsenin söz istemesine gerek bırakmadan verdikleri en adil kararlar bile, toplum içinde inandırıcı ve adaletli bulunmuyor. Giderek, görüntüde gerçekleştirilemeyen adaletin, özde de sağlanamayacağına inanılıyor.

Günümüzün değişen hukuk anlayışı içerinde, silahların eşitliği ilkesinin eksiksiz uygulanması yoluyla yargısal dengelerin kurulması, adaletin özde ve görüntüde gerçekleşmesi açısından büyük önem taşıyor. T.C. Anayasası’nın 90. maddesine 7.5.2004 günlü 5170 sayılı yasa ile eklenen “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarla milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınır.” kuralı, hukukçulara uluslarüstü  insan hakları yasalarına doğrudan yöneliş açısından hukuk yaşamımızda daha önce hiç bir dönemde varolmayan çok önemli bir dayanak sağlıyor.

Not : Bu çalışmada sözü edilen AİHM Kararlarının Türkçe çevirileri için
aşağıda adları belirtilen kitaplardan yararlanılmıştır. Bazı
kararlar da Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi’nce
yayınlanan dönemsel bültenlerden özetlenerek alınmıştır.
YARARLANILAN KAYNAKLAR  :

Osman Doğru, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatlar, Adalet Bakanlığı, Ankara 2003

A.Feyyaz Gölcüklü – A.Şeref Gözübüyük Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, 3. B Turhan Kitapevi, Ankara 2002

Polis Akademisi AİHM Kararları Dergisi Ankara 2002

Osman Doğru – Atilla Nalbant, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ve Türkiye Karar Özetleri, İstanbul Barosu Yayını, 2001

Nuala Mole – Catharina Harby Adil Yargılanma Hakkı, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Genel Müdürlüğü, Strasbourg 2001

Monica Carss – Frisk  Mülkiyet Hakkı, Avrupa Konsayi İnsan Hakları Genel Müdürlüğü, Strasbourg 2001

Osman Doğru, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlar Rehberi
(1960 – 1994) İstanbul Barosu 1999

Osman Doğru, İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, Cilt III İstanbul Barosu 2000

Osman Doğru,İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, Cilt 2, İstanbul Barosu 1998

Osman Doğru, İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, Cilt 1,İstanbul Barosu 1998

Güney Dinç, AİHS ve Mülkiyet Hakkı, TBB  Dergisi, sayı 51 Mart – Nisan, 2004, Ankara

Güney Dinç, İnsan Haklarına Uzanmak Say Yayınları İstanbul 1986

About these ads

4 responses to “AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NE GÖRE SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ

  1. sitenizi beğenerek takib ediyoruz başarılarınızın devamını temenni ederiz

  2. Bilgi için teşekkür ederim

  3. Sayın Dinç,

    Okuduğum ve anladığım kadarı ile medeni hukukla 1’e 1 uyarlanabilecek çok güzel bir yorumlama. Ellerinize sağlık… Sizden benim ricam bunu bayağı bir kısaltarak yayınlayabilirseniz çok seviniriz.

    Saygılarımla

    • Ayşe Arman’ın gözüne ilginç manzaralar takılıyor … Başlıyor anlatmaya:

      “Dünyanın en komik, en eğlenceli yeri. Kolu, omuzu dövmeli, spor atletli, kargo pantolonlu kadınlar çalışıyor burada, meğer kapalılarmış, ama dükkanın içinde hepimiz açığız.

      Aslında normal bir kuaför gibi saç tarıyorlar, röfle yapıyorlar, perma yapıyorlar, kaş alıyorlar, ağda- mağda, aklınıza ne gelirse… Ekstradan, bir de başörtüsü olayına girmişler.

      Şöyle ki, akşam, düğüne mi gideceksin, soluğu Nisa’da alıyorsun, Rana Temel’e başörtünü veriyorsun, hangi modeli istersen onu yapıyor. Türkçesi, başını profesyonel olarak bağlıyor. Tabii kusuruz oluyor.”

      Ayşe Arman kuaförde şoka giriyor… Neden mi? Çünkü sadece bir örtüyle ayrı ayrı 10 tane modelin çıkarılabileceğini görünce… Rana Temel’den rica ediyor ve bütün modelleri denetiyor üstünde…

      Sonra başlıyor sorguya Arman… ‘Kaş, botoks, ağda caiz mi?’ diyor… Bakın ne cevaplar geliyor Ayşe Arman’a…

      (…) AYŞE Peki kaş alma?

      ŞEYDA O da haram. Ya da şöyle diyeyim göreceli… Fetva veren hocalar var, burası da almış mesela. Ama biri olmaz diyor, biri olabilir diyor… Benim vicdanım rahat değil. Ben kaşlarımı almıyorum. Ancak ortasını alıyorum, bir erkeğe benzememek için… Annem alıyor, yanlış yapıyor bence…

      AYŞE Ağda?

      ŞEYDA O tamam, o temizlik…

      AYŞE kaş da temizlik…

      ŞEYDA Yok, o Allah’ın verdiğini beğenmeyip değiştirmek olarak da algılanabilir.

      AYŞE Botoks? Rağbet var mı?

      RANA Var valla, Fatih’te de yapan güzellik merkezleri var…

      Ayşe Arman türbanlı haliyle erkeklerin kendisine bakmamasından da rahatsız olmuş, ayrıca türbanla kendini kadın gibi hissedemediğini de düşünüyor… Bu rahatsızlığını dile getiriyor oradaki kızların içinde…

      Şeyda cevap veriyor Arman’a… ‘Türbanın bağlanmasıyla alakalı bir şey bu’ diyor… Farklı olan her modeli erkeklerin farkedebildiğini dile getiriyor.

      İşte Ayşe Arman burada ilginç bir noktaya parmak basıyor… ‘Peki türbana girmekteki amaç dikkat çekmemek değil mi?’

      Şeyda şöyle yanıtlıyor Arman’ın sorusunu…

      “Haklısın tabii, çok dikkat çekmeyeceksin. Bence de kafanın arkasını deve hörcü gibi yapmak yanlış… Ben mesela öyle yapmadan bağlıyorum. Giydiğin renk de önemli. Fosforlu renkler giyip, “Tesettüre girdim” diyemezsin. Ama yapanlar var, daracık kotlar giyenler de var, bir kilo makyaj yapanlar da… Gerçi hepimiz insanız. Ve hepimiz, dinin kurallarını nefsimizin el verdiği ölçüde yerine getiriyoruz…”

      Kuafördeki kızlardan birisi Ayşe Arman’ın dövmesine takılıyor. Arman da ‘Beğendiysen dövmecimin numarasını vereyim’ deyince… ‘Bizde haram’ yanıtını alıyor… Dövme deri altına işlediği için abdestin kabul olmadığı ve vücuda zarar verdiğin için de günah olduğunu söylüyor…

      TÜRBAN TAKARKEN İĞNE YUTAN KADIN

      Bu durum çok meşhurdur karşı mahallede… Türban iğnesini takmadan önce dudak ucuyla ağızda tutar kadınlar ama genelde mutlaka felakete yol açar bu yapılan… Ayşe Arman da bunu merak ediyor ve müşterilerden birine soruyor:

      “İğne yutulduğunu söylüyorlar doğru mu?” diyorum, “Doğru” diyor, “Örneği karşınızda duruyor!”

      Yuttunuz mu o iğneyi!

      Evet yuttum. Hazırlanıyorduk, dışarı çıkacaktık. Türbanımı takıyordum, iğneyi ağzıma aldım. Tam o anda hıçkırıverdim. İğne, önce nefes borusuna, sonra ciğerlere…

      Hıçkırdım, girdi

      Eyvah! Bir şey hissetmediniz mi? Batmadı mı oranıza, buranıza?

      Batmaz olur mu? Boğazımda yan döndü, sonra gitti aşağılara…

      Acımadı mı?

      Acıdı, acıdı.

      Doktorlar şaşırdı mı peki?

      Hiç. Onlar çok alışıktı, ben ilk değilmişim. “Son da olmayacaksınız!” dediler. Çok sık rastlanan bir şeymiş.

      Hee bu arada unutmadan… Bugünkü yazı dizisinin altına bir de not iliştiriyor Arman… Dün haşema ile kendini ninja kaplumbağa gibi hissetiğini söyleyince tepki almış… ‘Madem sizi üzdüm, özür dilemesini de bilirim’ diyor…

Yorum yaparak destek olabilirsiniz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s