Asi bir küheylan, Yusuf Hayaloğlu


Asi Bir Küheylan

Aşiret çocuğuyam, adım küheylan,
Kızılca kıyamet yaylasında doğmuşam.
Koyaklarda kartal uçurmuşam,
Kurt kovalamışam,
Adam vurmuşam!

Onursuz yaşanmaz demişem,
Rezil-rüsva etmemişem kendimi böceklere!
Yavri-yavri!
Bu yüzden dik bakarım adamın yüzüne,
Bu yüzden böyle hoyrat kalmışam…

Seni sevmişem,
Bir kekliğin sesini üzmekten sakınır gibi…
Seni sevmişem,
Gururlu dağ çiçeklerini
Göğsüme takınır gibi…
Ben sazımı kıl çadırların boynuna asıp da
Öyle gelmişem buraya.
Yavri-yavri!
Ölürsem iradi ölürem;
Harlanmış bir kılıca
Alnımla dokunur gibi!.

Asi bir küheylanam,
Gözlerini benden ayırma.
Kırılıp düşerem sonra,
Kimse bakamaz yarama…

Bana ne getirmişsen cicom,
Karda çürümüş sümbül soğanları mı?
Yoksa, toz kaldıran taylarımı,
Dar geçitlerde mi kanatmışsan?

O göçebe sevdamızın yamacına şimdi
Kimler konmada, söyle?
Yavri-yavri!
Söyle kınalı kuzum nerede;
Onu hangi soysuzun sürüsüne katmışsan?

Asi bir küheylanam,
Mahmuz vurma döşüme!.
Delerem bu duvarları,
Candarma kavuşmaz peşime!

Ben ki dipsiz uçurum boylarında,
Param-parça olmuş, ölmemişem…
Ben ki huysuz nehir yataklarında,
Yaralarımı çamurla sıvamışam…

Nasıl sığaram düşündün mü,
Şu altı adımlık tosbağa voltasına şimdi?
Yavri-yavri!
Dağları çıldırtan öykümü,
Ben bu demirlere
Dişlerimle yazmışam!

Asi bir küheylanam,
El süremezler yeleme!
Bırak yırtılayım, bırak
Gem vurma benim dilime!..

Hüznün duvarlarında,
Sıvası dökülmüş bir yer vardır;
Bilir misen yavri?
Bilir misen, çiçekler
Çentik-çentik solar,
Bu gavur ölüsü akşamlarda?

Bırak, gözyaşlarımın oyduğu çukurlar,
Öylece betonda kalsın.
Dolansın peşime, bir metelik etmez
Bu sırtlan adımları, dolansın!
Yavri-yavri!
Şapkam namusumdur,
Koma buralarda,
Koma, tespihim dağılmasın!..

Asi bir küheylanam,
Kesmez beni bu acılar!
Beni vursa da bu puştlar,
Ancak sırtımdan vururlar!..

Yusuf Hayaloğlu

Reklamlar

One response to “Asi bir küheylan, Yusuf Hayaloğlu

  1. YUSUF HAYALOĞLU
    Ömrümün özeti ve beni vareden sebepler

    Babam, annem Tunceli-Ovacık kökenli ve çok ünlü Demanan aşiretinin mensupları. Babamın askerliği sonrası hayati nedenlerle, kucaklarında 6 aylık bir bebekle 3 gün boyunca yürüyerek Erzincan’ın Kemaliye (Eğin) ilçesine kaçmak zorunda kalıyorlar.
    Başlangıçta çok zorluklarla karşılaşıyorlar. Annem, kullanılmayan eski bir ahırdan bozma, tek gözlü bir evde beni tek başına doğuruyor ve göbeğimi de kendi kesiyor. Geçinebilmek için babam bağlarda, bahçelerde bahçevanlık yaparken annem, evlere temizliğe gidiyor ve 5 çocuklarını okutmaya çalışıyorlar.
    Kemaliye, çok göç veren bir ilçe olduğu için birçok konak ve bahçe kendi kaderine terkedilmiş durumdadır. Babamla annem, işlerini çok iyi yapan, yüksek ahlaklı kişiler olarak kendilerini göstermeye başlayınca bu konak ve bahçelerden biri, yarıcı olarak kendilerine verilir. Çok odalı konağın bakımını yaparak oturacaklar ve bahçelerden elde ettikleri dut, ceviz, erik, elma gibi ürünlerin yarısı kendilerinin olacaktır.
    Bu yüzden benim çocukluğum, üç katlı eski bir konağın boş odalarında gizemli öyküler düşleyerek, ağaç dallarına kurduğum tüneklerde kitaplar okuyarak; binbir çeşit otu, çiçeği, börtü-böceği inceleyerek geçmiştir. Doğayı tapınırcasına sevişimin, ressam ve şair oluşumun kaynağı da o yıllardan beslenmiştir belki..
    Kemaliye’liler tümüyle Türk ve sünni olmalarına rağmen, bizim Zaza ve alevi kökenli oluşumuzu hiç yadırgamayıp sevgiyle, hoşgörüyle bağırlarına basmış; birlikte barış içinde yaşamanın güzelliklerini öğretmiştir. Yaşamım boyunca bütün şoven anlayışlara uzak durup ayrım gözetmeksizin herkesi kucaklayan engin bir hümanizmaya ve tasavvufi bir düşünceye sahip oluşumun kaynağı da buradadır.
    Buna rağmen mahalledeki ve okuldaki akranlarımın bana, başka dünyadan gelmiş biri gibi davranıp “Kürdoğlu” diye alay etmeleri karşısında sinmeden, boyun eğmeden onlarla kavga edişimin izleri de, yara-bere olarak kafamda, burukluk olarak kalbimde hep kalmıştır. Haksızlığa karşı mücadele eden, kendi doğrularını savunarak savaşan yanım da o yıllarda şekillenmiş olmalı..
    6 yaşımdayken böyle bir kavga esnasında 4 katlı bir binadan düşüp yere çakılarak bacağımın kırılması sonucu aylarca yatağa mahkum olmam; abimin kitaplarından, neredeyse su gibi okuyup yazmama ve ilkokul 1nci sınıfı atlayarak, direkt 2nci sınıftan okulu sürdürmeme sebep olmuştu. Okul birinciliğimin yanısıra, kasabada parasız yatılı sınavını, üstelik Türkiye ikincisi olarak kazanan ilk kişi olmam, yaşamımın aynı zamanda İLK dönüm noktasını oluşturmuştur.
    Başarımdan gurur duyup beni ilk ve son defa kucaklayan babamla; o sekiz köşe şapkalı, pala bıyıklı, iri kehribar tespihli, kahır ve umut yüzlü aşiret adamıyla; bir posta treninden, kartpostalını bile görmediğim koca şehir İstanbul’a indiğimde henüz 11 yaşımda bir çocuktum. Gazetenin, sinemanın, radyonun, televizyonun yer almadığı çocuk beynimle, Haydarpaşa garı kapısında, ilk defa karşılaştığım kocaman bir denizin, vapurların, martıların, muhteşem Sultanahmet, Ayasofya silüetlerinin karşısında adeta şok geçiriyordum..
    Yaklaşık 2500 kişinin okuduğu o kocaman Haydarpaşa Lisesi’nin pencerelerinden bu muhteşem silüeti izlerken kaç defa ağladım, hatırlamıyorum. Yalnızlıkla ilk tanışmam ve zaman içinde onu en yakın arkadaşım olarak benimsemem de böyle başladı. Ve binlerce kitaplık kütüphaneyi bir sığınak bilip kitaplara gömülerek hayal ufkumu alabildiğine genişletmem de öyle…
    Buna rağmen, bizden 7, 10 yaş büyük kıdemli öğrencilerin itip kaktığı, zevk için dövdüğü akranlarımdan farklı olarak, boyun eğmeyen, kavgadan korkmayan, kendini ezdirmeyen yapımla o koşullarda ayakta kalmaya çalıştım.
    Fakat savaşarak direnmenin tek başına bir anlam taşımayacağını anlamam ve yaşamda varolmak için başkalarından daha başarılı olmak gerektiği bilincine ulaşmam da aynı koşulların ürünüdür şüphesiz.. Bu yüzden derslerde, oyunlarda, sporda, sosyal ve sanatsal faaliyetlerde hep liderlik savaşı vermiş, geride olmayı asla kabul etmemişimdir. Yine yaşamım boyunca hiç kimseden emir almadan, hiç kimseye de emir vermeden; tek başına ve herşeyden bağımsız; sadece kendi emeği ve ürünleriyle geçinen bir insan olarak hep emeğin, alın terinin yanında yer alışımı da o yıllara borçluyum.
    Okul futbol takımının ve Fenerbahçe genç takımının kaleciliğini yaparken bir maçta burnumun kırılmasıyla sporu bırakıp sanata yönelmem ise yaşamımın İKİNCİ dönüm noktasını oluşturmuştur. Okul orkestrasında, tiyatrosunda, duvar gazetesinde; resim, şiir ve münazara yarışmalarında hep en önde olmakla beraber derslere olan ilgimin azalmasıyla sınıfta kalışım ve parasız yatılı hakkımı kaybedişim yaşamımdaki ilk yenilgim olarak hala içimi acıtır. Bir süre annemlerin yanında Elazığ Lisesi’nde okurken bile bu gidişata engel olamadım ve biraz da şoven-faşizan anlayışlı hocalar yüzünden okulu terketmek zorunda kaldım. Ki Deniz Gezmiş’lerin asıldığı, devrimci kıvılcımların her yere sıçradığı yıllardı..
    Artık siyasetle ve sanatla uğraşmanın dışında hiçbir şey beni tatmin etmiyordu. Tekrar İstanbul’a dönerek dışardan liseyi bitirip Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimine başladım. Bir yandan da Cağaloğlu matbalarına grafik işleri ve bijuteri atelyelerine takı-aksesuvar modelleri yapıyordum.
    Ne kadar karşı olsam da, o dönemde gençlik arasında hızla yaygınlaşan sağ-sol çatışmasından uzak durmak mümkün olmuyordu. Polisle ve copla ilk defa tanışmanın ruhumda yarattığı fırtınalar sonucu; bütün yaşamım boyunca ezenlerden nefret edip hep ezilenlerden yana saf tutmaya yemin edişim de aynı güne rastlar. Eğer devletine ve ülkesine düşman bir anarşist olmaktan son anda vazgeçtiysem bunu, aynı dönemde yaptığım evliliğe borçluyum. Bu, yaşamımın ÜÇÜNCÜ dönüm noktasını oluşturdu.
    Bir işçi ailesinin tek çocuğuydu ve kendisi de hem okuyup hem çalışan, henüz 17 yaşında bir kızdı; bense 19umdaydım. İkimiz de okulu bırakıp iki odalı küçük bir evde, taksitle aldığımız eşyaların borcuyla yaşam mücadelesine başladık. Askerlik zamanım gelince Elazığ’a, annemlerin yanına taşınmak zorunda kaldık ve orada bir süre Hürriyet gazetesi muhabirliği yaptıktan ve ilk çocuğum doğduktan sonra askere gittim.
    Bornova, Burdur ve Konya 2.Ordu Karargahı’nda ressam olarak, orduya büyük hizmetlerde bulundum. Çok önemli tatbikat planları, haritaları ve stratejik yer maketleri ellerimde şekillendi, birçok mükafaat kazandım ve bunlardan dolayı hep onur duydum. Daha sonraları birçok mahkemede ve kovuşturmada bu mükafaatların faydasını gördüm. Ve en güzeli; polis copunun yarattığı fırtınaları, güleryüzlü generallerin ılıman takdirleriyle atlatmış olmamdı. Ülkemi ve ülkemin değerlerini, bazı ideolojik tuzaklara düşmeden, artık daha bilinçli ve daha candan seviyordum.
    Askerlik sonrası bir süre daha gazetecilik yaptım, bir çocuğum daha oldu fakat mutsuzdum alabildiğine.. Elazığ bana dar geliyordu; mecburiyet caddesinde o dostça selamlaşmalar, yerini kuşkulu ve düşmanca bakışmalara bırakmıştı. Tunceli kökenli aleviler baskı ve horlanmalar sonucu kentin dış mahallelerine çekilmek zorunda kalmıştı. Ben Kemaliye’nin kucaklayan kollarında doğmuştum; bu reddeden ve geri iten tutuculuk beni yeniden savunma mevzilerine sokabilir ve savaş baltamı yeniden çıkartabilirdi. Oysa ben, tek silahı sanat olan bir iyilik savaşçısıydım. Üstelik Elazığ’da deniz de yoktu ve ben denizi görmeden asla yaşayamazdım.
    Yeniden İstanbul, yeniden yaşam mücadelesi ve nefretle sevgiyi içiçe barındıran, her şeye rağmen vazgeçilmeyen bu kentte, düşe kalka bugüne kadar süren bir acılı serüven..
    Ailemi kimseye muhtaç olmadan ve hiçbir şeyden mahrum etmeden geçindirebilmek ve bir yandan da onurunu yitirmeden, namuslu ve dimdik yaşamayı, İstanbul’a rağmen başarabilmek o kadar kolay olamazdı elbette.
    Çok savaştım kötülerle, çok vuruştum zalimlerle, çok cebelleştim hayatla, çok dansettim ölümle.. İster devrimci mücadele deyin, ister anarşi-terör; ister vatanın kurtarılması deyin, ister karşı terör.. Memleketin sokaklarında oluk oluk kan akıyordu, kardeş kardeşi vuruyor, birileri kına yakıyordu. Ateş, düştüğü yeri yakıyordu. Yangının ulaşmadığı hiçbir kimse kalmamıştı, alevler en çok beni yakıyordu…
    Ve Toptaşı Cezaevi’nde bir akşam, ünlü sinema oyuncusu, yönetmen, cinayet hükümlüsü, devrimci, güzel adam Yılmaz Güney’le tanıştım ve bu benim yaşamımın DÖRDÜNCÜ dönüm noktası oldu. O hiç farkında olmadan, ben ondan “Arkadaş” olmayı, “Umut” etmeyi, “Düşman”la başetmeyi, “Sürü” olmamayı, doğru bildiğim “Yol”da tek başına yürüyüp “Birgün mutlaka” başarmayı öğrendim. Sonra 3 yıl boyunca Güney Filmcilik’te çalıştım. Güney dergisine, senaryolarına, öykü ve romanlarına, afiş, poster, ve bütün kartpostallarına; matbaalarda sabahlayarak ilk ben dokundum. O muhteşem anları hala yüreğimin en derin yerlerinde saklıyorum. Mudanya’ya giden bir mahkum olarak iki omuzumdan tutup gözlerimin içine doğru “Yılmaz’ı yıkamazlar Yusuf’um. Sen de Yılmaz’ın arkadaşı olduğunu unutma. Hiçbir zaman yılma ve yıkılma!” deyişini ise beynime çaktım o gün. Mezarımda bile çürümeyecek…
    Ve 12 Eylül… Güzel yurdumuzu ve güzel halkımızı; kimlerin kurtarmak, kimlerin batırmak istediğine dair, bugüne kadar cevabı tartışılan o dehşetengiz soru işareti! Binlerce çelişkiyi içinde barındıran, eğriyle doğruyu şaşırtan, sapla samanı, yaşla kuruyu karıştıran, sağcıyı-solcuyu aynı telörgülerin ardında buluşturan, anaları-bacıları aynı nizamiyelerle tanıştıran o tartışmasız kesin ve acımasız keskin içtima düdüğü!
    Herkes bir bedel ödemek zorundaydı. Ben de ödedim bedelimi. Geride kanlı fanilalar, yakılmış kitaplar, yıkılmış umutlar ve ölümle sınanmış şarkılar bırakarak. Geride bir ömrün bütün inanç ve aldanışlarını bir bir parçalayıp yargılayarak… Ben de ödedim bedelimi; yaralansam bile eksilen yanlarımı onararak, yılmayıp yıkılmayarak…
    İçerden çıktığımda bambaşka bir dünya, bambaşka bir memleket, bambaşka insanlar, bambaşka bir yaşam bekliyordu nizamiye kapısında. Sokaklarda kan, insanlarda heyecan durmuştu, adeta zaman durmuştu.. Toplumun hafızasına birşeyler olmuştu.. Eski dostlar ve tanıdıklar, yollarını değiştirmiş; herkes bir ucundan düzenin eteklerine tutunmuştu..
    Basının merkezi Cağaloğlu’nda bir atölye açarak Güney Yayınlarını çıkarırken tanıdığım matbaa ve yayınevlerine resim-grafik işleri yapmak suretiyle hayata tutunmaya çalıştım. Yüzlerce afiş, poster, kitap kapağı yaptım ama insan ilişkilerindeki çürüme ve yozlaşmanın etkisiyle sık sık küsüp aylarca kendimi uzak kasabalara, kimsesiz koylara atıyor, olaylarla ve hayatla yüzleşerek bu zor süreci en az hasarla atlatmaya çalışıyordum. Terkedilmiş bir teknede yaşayıp “Bir Acayip Adam”ı yazışım da, Marmaris’te, Bodrum’da sokak ressamlığı yapışım da bu döneme raslar.
    Bir gün kızkardeşimin arkadaşı Ahmet Kaya ile tanıştım. Bu benim yaşamımın BEŞİNCİ dönüm noktasıydı. Çok geçmeden kızkardeşimle evlendiler ve Ahmet evimden, atelyemden ayrılmaz oldu. Çok neşeli, hareketli, insanı her an meşgul eden, deli-dolu bir halk çocuğuydu; tam bir muhabbet adamıydı. En yılgın zamanımda bana yeni bir enerji yüklemiş ve yeniden hayata bağlamıştı. Dördüncü kasetini çıkarıyordu, bir sürü insana ihtiyacı vardı, kızkardeşimle birlikte tam bir kurmay karargahı gibi hareket ederek bütün işleri hallediyorduk. Kaset repertuarları, stüdyo altyapı çalışmaları, kapaklar, afişler, fotoğraf ve klip çekimleri, promosyonlar, röportajlar, radyo-televizyon programları, imza günleri, konserler ve daha onlarca uğraş alanı, bütün zamanımı alıyordu ve artık atelyemi kapatmak zorunda kalmıştım. Bu arada bir kızım daha olmuştu, ailemizin maskotuydu ve bir süre sonra Ahmet’le kızkardeşim de ona heveslenerek bir çocuk yaptılar.
    Şarkılarda yaşadığımız süreci anlatmak istiyorduk ama çok iyi bir şiir okuru olan Ahmet, hiçbir şairden tatmin olmuyordu ve benim müsvette şiir denemelerime bayılıyordu. Yoğun ısrarları sonucu şarkılarını da yazmaya başladım. Müziği, edebiyatı iyi bildiğim ve halkı çok iyi tanıdığım için her yazdığım şey, hem biçim hem de içerik açısından, dönemin duyarlılığı ile çok iyi örtüşüyordu. Artık geniş kitleler tarafından tanınıyor ve çok seviliyorduk. Kasetler birbirini takip ediyor, şarkılarımız ortalığı kasıp kavuruyordu. 13 yıl boyunca Yorgun Demokrat’tan, Adı Bahtiyar’a; Ayrılık Hediyesi’nden, Kafama Sıkar Giderim’e kadar onlarca şarkıya imza atmıştım ama bunun yaşamsal karşılığından çok uzaktım. Başımı sokacak bir evim, hurda bir arabam bile yoktu; kiramı ucu ucuna veriyor, geçim zorluğu içinde bunalıyordum. Birlikte yola çıktığımız, bir kaderi paylaştığımız Ahmet ise ev ve araba sayısına her yıl birer ilave daha yapıyordu.. Artık bütün zamanımı ona harcayarak yaşayamazdım.. Başka denizlere açılmalıydım..
    Yine küsmeler, incinmeler ve çekip uzaklara gitmeler dönemi başlamıştı hayatımda. Bu arada babamı yitirdim ve eşimden boşanıp, çocuklarımdan da ayrılarak tek başıma, küçücük, eşyasız bir kiralık evde, yepyeni bir hayata adım attım. Geçinmek daha da zorlaşmıştı. Dağlarda Kar Olsaydım, Nankör Kedi, Sen Ağlama Yar gibi şarkılar yapıp Ferhat Tunç’tan Fatih Kısaparmak’a, İbrahim Tatlıses’ten Müslüm Gürses’e, onlarca başka sanatçıya vererek nihayet küçücük, rutubetli bir bodrum katına sahip olabildim. En azından kafam rahattı, yeni şarkılar ve şiirler üretmek için sadece kendime ait bir ortamım vardı hiç olmazsa..
    Bu arada Ahmet Kaya ile müzikal yolculuğumuz da küsüp barışmalarla devam ediyordu. Ona yazdığım son şarkı olan Kafama Sıkar Giderim yılın şarkısı olmuştu ve ödül gecesinde, benden başka herkese teşekkür etmişti. Aynı gecede, Kürtçe şarkı konusunda söylediği sözler nedeniyle hiç de hoş olmayan tepkilerle karşılaşmıştı. Ertesi gün bazı gazeteler linç kampanyası başlatmakta gecikmemişlerdi. Herşey tersine dönmüştü birden. Memleketin en yetenekli sanatçısı, memleketi bir tek kendilerinin sanan insanlar yüzünden, çok sevdiği memleketinden uzaklara savrulmak zorunda kalmıştı.
    Artık onun bıraktığı mikrofonu ben almalı ve şiirlerimi, duygularımı halka kendi sesimle ulaştırmalıydım, meydan boş kalmamalıydı.. Bu karar benim yaşamımın ALTINCI dönüm noktasını oluşturdu.
    “Ah Ulan Rıza” isimli ilk kasetimi ve “Gözleri İntihar Mavi” isimli ilk şiir kitabımı çıkardım. Elde ettiğim telifle Cihangir’de bahçeli bir eve ve 0 km bir arabaya sahip olmuştum ve kendime çalışmanın semeresini görmüştüm yeniden.. Ahmet ise zorunlu bir sürgünü yaşadığı Paris’ten, gün aşırı arayıp yeni kasetinde çalışmamız için ısrarla yanına çağırıyordu.. Paris’e gitmeye hazırlandığım bir sırada çok sevdiğim ağabeyimin ölümüyle sarsıldım. Çok geçmeden Ahmet’in de ölüm haberi gelince yorgun ve acılı yüreğim iflas etti, üç ana damarımdan biri iptal oldu, bel fıtığıyla yataklara çivilendim, el ve ayak parmaklarımda kangren oluştu. Bir süre sonra annemin ölümü ise tam anlamıyla son darbe oldu. Üstüste gelen bu acılar, hayatla olan bütün bağlarımı koparıp atmıştı sanki. Ölmeye bir adım kaldığını hissettiğim o günlerde bir tek Eylül arkadaşımın desteği ve çabasıyla tutundum hayata yeniden. Zaman her şeyin ilacıydı ve her şeye rağmen devam etmeliydim kavgama, kaldığı yerden.. Bir iyilik savaşçısı asla vedalaşmazdı!..
    İkinci kasetim “Bir Acayip Adam”ın da ilki gibi satış rekorları kırmasıyla bu kez Flash Tv’de, Radyo Barış’ta, Kral Tv’de ve Su Tv’de programlar yapmaya başladım. Bir yandan da yurt içinde ve yurt dışında çeşitli konser ve dinletilerle; 48nci baskıya ulaşarak bütün zamanların rekorunu kıran kitabımla, şiirlerimi halka ulaştırmanın ve yaşamımı onlarla paylaşmanın heyecanı; bütün yaralarımı onarmasa da yeni bir üretme gücü kazandırdı bana. Üreterek varolmanın hazzına yeniden ulaştım.. Ve marjinallerin istilasına uğrayan Cihangir’den, Bakırköy sahiline taşınarak yeniden halkın içine karıştım..
    Ne var ki yoğun çalışma temposu, savruk yaşam koşulları, ayrılıklar, acılar, stres ve sigara gibi sebeplerin tetiklemesiyle ayağımda yeniden oluşan kangren, şimdilik bir parmağımı aldı, daha da alacağa benzer. Budana budana yaşıyorum sonbaharımı..
    Şimdilerde, martılara, gemilere, engin bir denize, yemyeşil bir parka dönük çalışma odamın penceresinde, tek başına yaşamanın huzuruyla soluklanarak, üçüncü kasetimle ikinci kitabımın üzerinde çalışıyorum ve kötülerle daha iyi savaşmak için kelimelerimle notalarımı bileyliyorum. Bu da benim yaşamımın YEDİNCİ dönüm noktasını oluşturacak, bunu hissediyorum.
    Baharı görmek istiyorum.. Vedalaşmak için henüz çok erken.. (read less)
    YUSUF HAYALOĞLU
    Ömrümün özeti ve beni vareden sebepler

    Babam, annem Tunceli-Ovacık kökenli ve çok ünlü Demanan aşiretinin mensupları. Babamın askerliği sonrası hayati nedenlerle, kucaklarında 6 aylık bir bebekle 3 gün boyunca yürüyerek Erzincan’ın Kemaliye (Eğin) ilçesine kaçmak zorunda kalıyorlar.
    Başlangıçta çok zorluklarla karşılaşıyorlar. Annem, kullanılmayan eski bir ahırdan bozma, tek gözlü bir evde beni tek başına doğuruyor ve göbeğimi de kendi kesiyor. Geçinebilmek için babam bağlarda,…

Yorum yaparak destek olabilirsiniz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s