Çek Kanunu Tasarısı, TBMM Başkanlığına sunuldu.


Karşılıksız Çek mağdurları sesini duyurdukca, medya konuya ilgi göstermeye devam ediyor. copy-paste yapmaktan öte davrananları konu hakkında hukukcuların görüşlerin yayınlayanları tebrik ediyoruz.

Turk.net ‘deki ilgili haberi yayınlıyorum.

Çek Kanunu Tasarısı TBMM’DE

Ankara – Karşılıksız çek bedelini faiziyle ödeyen kişiler hakkındaki soruşturma, dava ve mahkumiyet kararlarının ortadan kalkması ile ticari hayatta karşılaşılan sorunların çözümü amacıyla bu yıl sonuna kadar çeklerin, üzerindeki yazılı tarihten önce bozdurulamayacağını öngören Çek Kanunu Tasarısı, TBMM Başkanlığına sunuldu.

Tasarıya göre, bankalar, önce çek hesabı açtırmak isteyenin yasaklı olup olmadığını kontrol edecek, ayrıca kişinin ekonomik ve sosyal durumunun belirlenmesinde gerekli basiret ve özeni gösterecek.

Bankalar, çek hesabı açtırmak isteyenlerin yasaklılık durumuna ilişkin adli sicil kayıtlarını, açık kimliklerini saptamak için fotoğraflı nüfus cüzdanı veya pasaport örneklerini, yerleşim yeri belgelerini, vergi kimlik numaralarını isteyecek, tacir olanların ayrıca ticaret sicili kayıtlarını alacak. Bankalar, çek hesabının kapatılması halinde, bunları, hesabın kapatıldığı tarihten itibaren 10 yıl süreyle saklamakla yükümlü olacak. Çekin karşılığının tamamen veya kısmen bulunmaması halinde çek düzenleyenin bankaca bilinen adresleri talebi halinde hamiline verilecek.

Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz süresi içinde ibrazında, çekle ilgili olarak “karşılıksızdır” işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında, hamilin şikayeti üzerine her bir çekle ilgili olarak 1500 güne kadar adli para cezasına hükmolunacak. Ancak hükmedilecek adli para cezası, çek bedelinin karşılıksız kalan miktarından az olamayacak. Mahkeme ayrıca, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına hükmedecek.

Tacirin ticari işletmesiyle ilgili iş ve işlemlerinde, tacir olmayan kişinin çek defterini kullanarak çek düzenleyen ve düzenleten kişi hakkında 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası verilecek.

Hasan GERÇEKER

Hasan GERÇEKER

Tacir olmayan kişiye, tacir çek defteri veren banka görevlisine, 50 günden 150 güne kadar adli para cezası uygulanacak.

Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağıyla ilgili bankaya gerçek dışı beyanda bulunan kişi, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilecek.

Beyanname almadan veya beyannameye rağmen, hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı bulunan kişiye veya bu kişinin yönetim organında görev yaptığı veya temsilcisi ya da imza yetkilisi olduğu tüzel kişiye çek defteri veren banka görevlileri 50 günden 150 güne kadar adli para cezasına çarptırılacak.

Kısmen veya tamamen karşılığı bulunmayan çekle ilgili olarak talebe rağmen, “karşılıksızdır” işlemi yapmayan banka görevlisine, şikayet üzerine 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası uygulanacak.

Karşılığı tahsil edilmek üzere bankaya ibraz edilen çekin karşılığının hesapta mevcut olmasına rağmen hamile ödemede bulunmayan banka görevlisine, şikayet üzerine 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası verilecek.

Kişi, hakkındaki çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı rağmen çek düzenlerse, fiil daha ağır cezayı gerektiren bir suç oluşturmadığı takdirde, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacak. Hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilen kişi adına çek hesabı açan banka görevlisi hakkında da aynı ceza uygulanacak.

Kanunen yetkili kılınanlar dışında çek defteri basanlar ve bastıranlar, 2 yıldan 5 yıla kadar hapis ve 1500 güne kadar adli para cezasına çarptırılacak.

Hamiline çek defteri yaprağını kullanmadan hamiline çek düzenleyen kişi, bu aykırılığı içeren her bir çekle ilgili olarak 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak.

Kaynak : Anadolu Ajansı

Yazı Turk.net ‘den alıntıdır. Yazıyı oradan okumak ve ilgililere ulaşmak için bu linke tıklayabilirsiniz.

Adalet Bakanı Sadullah ERGİN

Adalet Bakanı Sadullah ERGİN

Önerilen yazılar

Reklamlar

58 responses to “Çek Kanunu Tasarısı, TBMM Başkanlığına sunuldu.

  1. CUNTANIN MGK’Sİ VERSUS RECEP TAYYİP PAŞA’NIN MGK’Sİ!

    Birisi apoletlilerin diğeri ise kravat takmış İmam Hatipçilerin çoğunluk sağladıkları MGK: İkisi de hatip ve kara propaganda yapan demagoglar insiyatifinde…Gerçek olan odur ki, Recep Tayyip paşa, öncüllü olan Evren paşanın Anayasası ile iktidarını koruyabiliyor. Birisi darbe kelimesini ağzına almadan en büyük darbeyi yapmış, diğeri ise onun yaptığı darbenin açtığı yoldan iktidara gelmiş, ama hepten bir çeşit darbe mağdurluğuna soyunmuş…!

    Cahillerin paşası Recep Tayyip paşa yine haykırdı!

    “Ben Başbakan olduktan sonra kendisiyle (Fethullah Gülen) telefon görüşmelerim dışında bir görüşmem olmadı. Belediye başkanıyken görüşmelerim olmuştu. İlk iki dönem o grupla ilişkilerimiz de iyiydi.(….)
    Birçok değişik organizasyona sızmaya çalıştıklarının farkındaydık ama nihai kötü niyetlerinin farkında değildik. Sonra bunu hissettik. Önlemlerimizi almaya başladık. 17 Aralık, 25 Aralık… Bunlar son, işin bir darbe girişimine dönüştüğü dönemdi. Bir darbe girişimiydi. Sivil darbe. Bunu yaptılar.”
    Kenan Evren süngü zoru ile, Recep paşa ise işini bir çeşit İslami haşhaşla yürütüyor! Birisi askeri darbe ile paşalığını gösterirken, diğeri de onun koyduğu yasalarla iktidara gelebilmiş, ama nedense, ”darbe”, komplo komplekslerinden bir türlü kurtulamamış.!
    Aynı Erdoğan MGK tolayarak, Kenan Evren gibi muhaliflerine karşı devlet gücünü seferber etmeye kalkıyor ”..
    MGK’nin ana gündem maddesini hükümetin “Paralel yapılanma” olarak nitelediği Gülen Cemaati’nin faaliyetleri ve buna karşı alınan önlemler oluşturdu. (…) Toplantı sonrası yayınlanan bildiride Gülen Cemaaati’nin ismi açıkça belirtilmeden, “Toplantıda, halkın huzuru ve ülkenin güvenliğini ilgilendiren hususlar ayrıntılı olarak görüşülmüş, ulusal güvenliğimizi tehdit eden yapılanlamalar ve bunlara yönelik olarak alınan tedbirler değerlendirilmiştir”.
    Bu durumun Kenan Evren cuntasının MGK kararlarından ne farkı var? Hedef alınan muhalifleri adları değişik, ama içerik hep aynı. Sürekli iç ve dış düşmanlar keşfedilecek ve cahil kitlelerin beyinleri çelmelenerek diktatörlük garanti altına alınacaktır.
    Hatip Erdoğan’ın kara propaganda bombardmanına tutulan cahil İslami kitle ise yasa masa bilmeden AKP’yi ayakta tutmaya devam ediyor. Kara para akımının yavaş yavaş durmaya başladığı bu ortamda AKP’nin gideceği fazla bir yol kalmamıştır. Şimdi; abartılı darbe söylemleriyle yeniden bir mağduriyet edebiyatına sarılarak tabanını tahkim etmeye çalışan Recep tayyip paşa, askeri darbelerin ürünü olan bir anayasa sayesinde iktidarda olduğunu da unutturmaya çalışıyor?!
    Recep Tayyip paşanın otoriter sistemi köklerini yalnızca darbe koşullarında bulmamaktadır. Baskıcı otoriter sistemin kökleri daha derinlerdedir ve komplekstir. Osmanlı ruhu ve bir fetih ideolojisi olarak İslamın derin kökleri aynı zamanda militarizmin de tayin edici gücü olmuştur. İslam dini genel olarak dikta ve baskıcılığın ön şartlarını hazırlar:İslam ruhu ile eğitilen, yetiştirilen kitleler manevi olarak buna hazırdırlar. Diktacı yoksa, o bir günde yaratılır. Tayip Erdoğan’ın diktacı ruhuna hayran insanların ruh hali onun yaratılması ve öyle olma özelliğinden bağımsız değildir. Sivil demokratik yaşama geçiş ve sivil iradenin üstünlüğü, sadece militarizm değil, aynı zamanda İslam’ın ve bu düşüncenin geriletilmesinden geçmektedir.
    Cübbeli Tayyip Paşa hatipler hatibi olarak geri kitleleri kıskaç altında tutarken, sınırın ötesinde ise ”Allah-u Ekber” sloganı ile kitlesel imha savaşı yapan çetelerin haykırışları yülseliyor…!
    Din, iman ve ırk ile kışkırtılan, fakir fukaranın vergi paraları ile palazlanan imamlar ordusu 1910 lardaki konumuna geri döndü. Kendi sınırlarını korumakta beceriksiz görünen TC ordusu, Abdülhamit’in son dönemleri gibi başka güçlerden yardım istedi. Suriye halklarına savaş açan din diyanetçi Türbancılar başı Recep paşa, Müslüman kardeşler teşkilatı haline gelen MGK ‘ yi kullanarak, Müslüman mezheplerinin iç savaşına balıklama atladı. Yüzü maskeli Türk askerleri artık fiilen El Nusra cephesinde savaşıyorlar!
    Cihatçı operasyonların Halep alanında kalanların çoğunu artık Türk subayları yönetiyor.
    Bütün kışlalara İmam Hatip eğitimi ve mescitleri sokuldu. Buna rağmen sınırda El kaide’ye destek olarak çalışan birliklerdeki piskolojik yıkım hat safhaya varıyor…
    El Nusra ve El Kaide’nin Türkiye tarafından desteklenmesi, silahlandırıp eğitim görmeleri TC ordusunun yeni yapısı hakkında yeterli bilgiyi vermektedir. Bütün silahlar MİT tırları ile yollanmaktadır. Türkiye’nin devlet olarak terör çetelerine maddi ve manevi yardım etmesi bir yana iç savaşta fiilen yer alması büyük riskler barındırmaktadır.
    TC bu anlamda hukuka dayalı değildir. Varını yoğunu islamist çetelerle ortak kavgaya yatırmaktadır…
    Politik İslam temelinde yayılmacılığa soyunan TC’nin bu Neo-İslamı daha önce Afganistan’da denendi…”Yeşil Kuşak dini”, Amerika tarafından soğuk savaş yıllarında, rakipleri Sovyetlere karşı geliştirilmiş, TC’de “Türk-İslam sentezi” adıyla, ırkçı olarak yerleşmiştir.
    “Yeşil Kuşağı inşaa” sürecinde, Afganistan ve Pakistan’a paralel olarak, geri kalmış TC’de de, bu nedenle el üstünde tutuldular. Dernekleri besleniyor, öğrenci kurumları onlara teslim ediliyordu.
    Biraz geriye dönersek, Bunlar “Allah” kelimesini ağızlarında eksik etmiyor, ama ktidarı ele geçirme yolunda, bütün dinlerle aykırılaşarak, her türlü yalanı, dolanı, insana zulmü mübah sayıyor, “kanımız aksa da zafer İslamındır” naralarıyla, Maraş’ta, Sivas ve Çorum’da, bugünkü El Kaidecilerin yaptığı gibi insan kesiyorlardı.
    İslam adına, Cinayet, katliam, yalan, entrika, hak yeme, zulüm, soygun ve rüşveti sistematize eden Sunniler, hırsızlık, rüşvet, dolandırılık, kalpazanlık katakullasını kendilerine mübah, kendilerine bağışlanmış hak olarak görmektedirler. Bunlar Cami avlularını mesken tutarak dindarlık oynuyor, dini, günahlarını tehdit unsuru yapıp haraç da toplmaya devam diyorlar… Recep tayyip Erdoğan bu sistemin sağladığı olağanüstü gücün önemini bildiği için Çamlıca tepesine camilerin en büyüğünü kurma kararını verdi.

    Bu durum artık eski düzeni sürdürmenin olnaksızlığını ispatlamaktadır. Türkiye, bölgede ancak bu türden eşkiya çeteleri sayesinde etkili olmaya kadar düşmüştür. İslamcılar her alanda tam bir çıkmaz içindedirler. Politik İdeolojilerini islam’ın terör çeteleri eliyle yürütmeye kadar düşmüşlerdir. Fakat gerçek olan odur ki, ne eskiyi sürdürmek olanaklıdır ne de yeniyi kendi isteğine göre kurmak kolaydır. İşleri artık hiç de kolay değildir.
    Türk özel askeri birimlerinin Suriye’de çete savaşına fillen katılmaları, MİT’ in Türkmen’lere yardım safsatası ile maskelenen operasyonlarından kazanılan milyarlar değerindeki silah satışları ve bütün bu silahların, dünyanın her yerinden toplattırılıp getirilen onbinlerce cihatçının eline verilerek Suriye’de kitle imhasının sağlanması, paralı asker konumundaki cihatçıların ortalığı kan gölüne çeviren eylemlerinin Recep Tayyip Erdoğan’ca ”özgürlük savaşı” diye adlandırılması politikası iflas yoluna girdi…
    Suriye’de 2013 Ağustosunda yüzlerce çocuğu acımasızca öldüren Sarin gazı saldırısını Suriye’deki İslamcıların yaptığı konusundaki kanıtlar, geçtiğimiz sürede daha da arttı, Seymour Hersh gibi şaşmazlık timsali bir gazeteci ve onun gibi başka önemli gazeteciler de, bu katliamın arkasında -barbarlıklarını her fırsatta dünyaya kanıtlamış- İslamcıların olduğunu ve onların da AKP Hükümetinin lojistik desteğiyle bu büyük cinayeti işlediğini yazdılar…
    Diğer yandan, İmamlar ordusunda moral yıkımı devam ediyor. Kışlada da İslam doktirinine geçiş yapmak isteyen Sunni AKP rejimi bu alanda da tökezlemeye başladı.
    AKP içindeki tarikatlar hizipler çatışması Fethullah cemaatinin ortadan çıkması ile şiddetini kaybetmeyecektir. Geriye daha çok hizip, tarikat ve gizli localara vardır…
    AKP, bir politik hizip, cemaat ve tarikatlar koalisyonudur. Sadece İslamın değişik fraksiyonları değil, politik alanda da yeni osmanlıcılık projesinin iktidara taşınmasını hedefleyen akımların ittifaklarını çatı örgütüdür. İktidar sürecinde aralarındaki farklılıkların üzerini geçici olarak örterek etkin pek çok tarikatın ve cemaatin desteği ile kurulan bu koalisyon artık her taraftan çatırdama sürecien girecektir.
    AKP’ li Müslüman kardeşler bir birlerinin boğazlarına her an sarılabilirler…Nakşîlerin İskederpaşa, Osmanlıya soyunan Milli Görüş ve İsmailağa kolları şimdilik en etkili gruplar ve bu yapılar ekonomik güç ve iktidar için birbirleriyle kıyasıya savaşıyorlar.
    Süleymancılar, Diyanetçiler, Neo Osmanlıcılar ve benzeri ne kadar ortaçağ kafalı akım varsa onların bir çatı partisi olarak kurulan türban ihracatçısı AKP,Türk-İslam Sentezi’ni, Türklerin öncülüğünde İslam birliğini kurmak, geliştirmek, ahlak ve kültür öğelerini din temeline dayalı olarak yeniden biçimlendirmek hedefine ulaşmadan sahneyi terk edecektir…
    Bu kadar cemaat tarikat, tekke ve gizili akımları bir arada tutmak bir sürü paralel yapılanmları doğal olarak beraberinde getirir. Ama MGK’ yi kontrol eden Erdoğan’ın paralel yapılanması hala en büyüğü…Nakşibendî kökenli Milli Görüş çizgisinin bir uzantısı olan AKP ile Nurculuğun en kalabalık ve güçlü kolu durumundaki Gülen Cemaati’nin ilk raundunu Erdoğan kazanmasına rağmen, ölümcül olabilecek zayıf noktası açıkta duruyor…
    Sevgi ve Saygılarla

    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey
    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    S. Aktaş
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    R. Adalı
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    Hasan kayısoğlu
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Erdal Cömert
    Ismail Bulak
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    İsmet Yelkenci
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Murat Bakır
    O. Dem
    Salih Aktaş
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Ayse Polat
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak 
    D. Okdere
    Ali Uskan
    İrem Haloğlu
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir , Kemal Demir, Leyla Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    salih Söğütlü
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    Ali Dem. Sarahoğlu
    Ayten Karaman, Mehmet Azal
    L. Uzan, Harun Tabaklı
     Ertekin Sancak, mehmet değerli.
    Kemal Güler, Zeynep Güler
    B. Urak. 
    Ismail Duygu, Erdem Duygu
    Hasan Incedemir.
    N. kayıkçı. L. Solak
    Bayram Akçak, Mustafa Görmez, Ali Bozer
    Mehmet A. Hanoğlu. Serhat hanoğlu. İsmet şahin. Esra şahin.
     

  2. BÜYÜK SÜRÜ İDEOLOJİSİ.
     
    R.T. Erdoğan’ın Bayram mesajından…: ” Diyorlar ya ‘bizim yaşam tarzımıza karışıyor’. ‘Nereden çıktı bu 3 çocuk meselesi’ filan diyorlar. Böyle bir yasa yok. ben sadece bir başbakan olarak en az 3 çocuğu tavsiye ediyorum. Bu benim en doğal hakkımdır” dedi. Erdoğan sözlerini, ” Kimseye kalkıp silah dayatmıyoruz. Yasal bir mecburiyette yok. Ben bu davaya gönül vermiş kardeşlerime diyorum ki, en az 3 çocuk bu millete hibe edin, lütfedin diyoruz. Bu milletin güçlü olması lazım. O da nerden geçiyor? İnsan denilen o şerefli mahluktan geçiyor.Eşrefi mahluk olan bu insanı, bu işte bu anneler yetiştirecek.Onun için ben bu annelerden bunu istiyorum.Ha yapmayacak, yapmasın. Böyle bir derdimiz yok. Biz Ak parti olarak böyle bir teklifi yapıyoruz . Böyle bir yasa da yok. Böyle bir şey de yok. Bu isteğe bağlı. Bunu da müsaade edin de söyleyeyim. Bu kadar hakkım olsun. Yani bunu Rusya Federasyonu’nda Vlademir Putin söylediği zaman oluyor da. Türkiye’de Tayyip Erdoğan söylediği zaman niye rahatsız oluyorsunuz ?”şeklinde konuştu. 

    ANNELERE GÜVENİYORUM…. 

    Avrupa ülkelerinin doğumla ilgili çok ciddi parasal destekler verildiğini anımsatan Başbakan Erdoğan sözlerini şöyle sürdürdü: Onlar bu desteği verdikleri zaman oluyor da. Biz daha bu tür desteklere girmedik. Öyle birşey yok. Niye rahatsız oluyorsunuz? Bu milletin yükselmesi lazım. 76 milyon değil inşallah daha fazlası..Ben annelerimize güveniyorum. Ak partiye gönül veren annelere güveniyorum. Bunun haysiyetli mücadelesini verecek olan annelere, tabiki babaların da destek olması gereğini de hatırlatmak istiyorum…. (Kaynak: Radikal)
     
    Erdoğan’ın bu sözleri, Osmanlı döneminde devşirme toplayan memurların yaptıklarından fazla farklı değil. Rumeli’ne gönderilen Osmanlı memuru, Rum, Sırp veya Arnavut’un beşikteki çocuğunu elinden almak için hemen silahı çekmiyordu tabi! Önce güzelce istenirdi, bunun Osmanlı devleti ve milleti için yapıldığı ve de kutsallık taşıyan hanedanlığın devamlılığı için olduğu söylenirdi… Erdoğan’ın, ” Kimseye kalkıp silah dayatmıyoruz.Yasal bir mecburiyette yok. Ben bu davaya gönül vermiş kardeşlerime diyorum ki, en az 3 çocuk bu millete hibe edin, lütfedin diyoruz.” demekle, Osmanlı devşirmeci memuru gibi çalışmadığı imajını vermesi burada bir anlam ifade etmez!
    AKP’ nin temsil ettiği idolojik önderlik, Osmanlı’nın her şeyi gibi bu devşirme taktiğine de hayrandır.
    Bu anlamda politik iktidarın toplumsal iktidarı kendine tabi kılma süreci her alanda hızlanıyor. Milyonlarca cahil kadın bu sözleri duyduğunda, hipnotize edildiğinde, doğurulup, doğurulup sokağa atılan, yetiştirilemeyen, eğitilemeyen bu kadar çalak çocuk ne olacaktır? Dünya’da genç nüfusun göçe en çok zorlandığı ülkelerden biri hala Türkiye’dir. Önce bunu düzeltmek gerekir.Genç nüfus, sadece Avrupa’ya değil, Arap ülkelerine, hatta Barzani’nin petrol şirketlerinde çalışmak için bile can atıyor! AKP burada, iş güç sorunundan ziyade onların ilkel damızlılıklarından yola çıkıyor. Türkiye şu an zaten eğitim ve öğretim alanında dünya sıralamasında geri sıralarda duruyor. İşsizlik artmaya devam ediyor! Buna rağmen, sanki Türkiye’nin nüfusu, Rusya veya Almanya gibi azalıyormuş gibi oralara benzetmelerde bulunmak demagojidir.
     
    ”Ne kadar çok olursak daima daha iyidir” felsefesi, ilkel çağların primitif güdüleri üzerinde yükselir ve günümüzde faydadan çok zarar verir!
     
    Damızlık toplumlar daima kısa ömürlüdür, Hunlar veya Moğollar’ın adları modern dünyada küfür anlamında kullanılır.
     
    Neo-Osmanlıcı duruşa ideolojik destekten yolan çıkan AKP yöneticileri, toplumu dönüştürme projesi çerçevesinde önlerindeki bütün engelleri tek tek ortadan kaldırmaya devam ediyorlar.
    Sunni mezhebi esas alan AKP, çevresi bir mezhep savaşı ile yanan bir alanda büyük bir yıkımın ön şartlarını oluşturmaya devam ediyor. Bu temelde, Türk Devleti’nin kendi içindeki önemli Alevi potansiyelini etkisizleştirme konusunda yoğun faaliyet içinde olduğu, son Askeri Şura kararlarında olduğu gibi, Ordu’da yapılacak temizliğin devam edeceği sinyali verilmiştir.
    Alevi ve Kürtler için yeni rejim altında yaşam şartları daha da zorlaşacaktır.
    Devlet kurumlarında ki tüm Alevi ve Kürt’lerin fişlenmesi ve kilit noktalardan uzaklaştırılmaları kaçınılmazdır. Alevi kökenli birisi artık çavuş bile yapılmayacaktır. Namaz kılmayan, oruç tutmayan, hanımlarına Türban taktırtmayan subaylar terfi edilmeyecektir.
    AKP iktidarı, Suriye’de Sunni bir devlet kurmak için başta El Nusra olmak üzere 13 şeriatçı örgüte yaptığı silahlı yardımları artırarak, savaşta iyice pişen kadrolarını sadece Suriye’de ki Alevilere karşı değil, aynı zamanda Türkiye’de ki Aleviler’ e karşı da kullanacaktır.
    Askeri Şura’ dan verilen sinyal şu anlama geliyor: ‘Yeni Türk ordusu, Sunni, tarihsel olarak sürdürülen Suud-Yavuz çizgisinde hareket edecektir.” Kemalist Ordu’ya güvenen Alevilerin imhasına kadar uzanabilecek bu yeni süreç, yakında daha büyük temizliklerle hızlandırılacaktır.
    Siyasal islamcı iktidarın önündeki en büyük engeller ortadan kaltığına göre, Suriye ve Irak mehzep çatışması temelinde dışa yayılma süreci başlayacaktır. Komşu ülkeleri işgal etmek için adeta yanıp tutuşan AKP iktidarı, Irak ve Suriye’nin iç işlerine müdahale etmeye bu anlamda hız verecektir. Türkiye’nin Irak ve Suriye’de bir mezhep savaşına oynadığını gösteren somut kanıtlar var. Nitekim, Türkiye bölgede gelişecek bir mezhep çatışmasına seyirci kalmayacağını, bizzat başbakanın ağzından açıkça ilan ediyor.
     
    Taksim gezi eylemleri ile açılan yeni süreç, Avrupa’da faaliyet gösteren onlarca tarikat ve cemaati zor duruma düşürdü. Çaktırmadan her tarafa sızan, her yıl milyarlarca kara parayı Türkiye’de aklayan ve AKP rejiminin bel kemikleri olan Avrupa düşmanı politik islamcılar, Erdoğan ve diğer sertlik yanlılarının yaptıkları hatalar ve verdikleri açıklar yüzünden problemli bir döneme girdiklerini sezdiler. Avrupa’ da şimdiye kadar uyuttukları salon sosyalistlerinin, sözde Hiristiyan demokratların, bunak yöneticilerin bu yüzden uyandıklarını, kendilerinden şüphelenmeye başladıklarını ve zaman içerisinde verdikleri destekleri bırakacaklarını anlamaya başladılar. Avrupalıları kandırmak için, sözde ılımlı geçinen, bazı bürokratları maskeleme olarak kullanan politik İslamcılar, yıllarca, aşırı sağcı politikaları, solcu kılığına girerek, aşırı dinci politikaları, kardeşlik ve dostluk yalanları ile gizleyerek güçlendiler. Sadece Almanya’ya, 35 yıllık bir zaman dilimi içerisinde 9 000′ den fazla cami veya mescit kurdular. Her taraf kuran kursu ile dolup taştı… Bütün Avrupa şehirleri, bebeklerden başlayarak beyin yıkama faaliyetleri yürüten binlerce organizasyon tarafından adeta parsellendi. Avrupa ülkelerini din, Allah hizmetleri vs.. yalanları ile kandırarak milyonlarca sübvansiyon alan ve örgütledikleri insanlardan aldıkları haraçlarla büyüyen bu tarikat ve cemaatler çetevari yatırımları da yaparak devleştiler…
    Avrupalılar bu türden beklenmedik yapılar karşısında adeta aciz kalmışlardı. Her istediklerini koparıp alan, 100 000 lerce insanı kontrol altında tutan politik islam’a karşı bir alternatifleri olmayan zavallı politikacı ve dini liderleri en sonunda yine onların kanı ile beslenen AKP uyandırdı. Avrupa Parlamentosu’nun açıklamasını ‘Avrupa’yı tanımıyorum’ diye reddeden Erdoğan, sürece yeni bir yön verdi, artık işler eskisi gibi yürümeyecektir. Bu işin Viyana’sı da buraya kadar!
     
    3 000 civarında Türk’ün yaşadığı bir İsviçre kasabasına 7 tarikat ve 6 politik organizasyonla toplumsal piskoloji kuran, Türk islam sentezi adı altında Irk Din mafiası oluşturarak milyonlarca inanı haraca bağlayan tarikat ve cemaatler, her ağacın kurdu kendisinden olur misali, hiç beklemedikleri yerden ilk darbelerini aldılar.
     
    TÜRBAN BİR ÜNİFORMADIR.

    Türban bizim üniformamızdır ( N. Erbakan)
    Türban bir “tekgiyim”dir (üniformadir). Onu giyen kişi, sizin yüzünüze bagırarak: “ben islamcıyım!” der…
    Erdoğan’ın malları mülkleri olan Kadınların esareti yeni aşamaya giriyor: Türban, çarşaf üretimi son 7 yılda %800 artış gösterdi.
    Kadınları, İslamcı militan yetiştiren bir çeşit yumurtlama makinesinden farksız gören R. T. Erdoğan onları aşağılamaya devam ediyor. Erdoğan, İslamcı gericiliği cesaretlendirerek büyük şehirlerde dahil olmak üzere, Türkiye’deki siyasal ve toplumsal manzarasını değiştirmeye hız verdi. Bazı hükümet daireleri çalışma programlarını namaz saatlerine göre düzenliyor ve tamamen gerici bir önlem olarak liselerde erkek ve kızlar ayrılıyor. Müslümanlar için Ramazan ayında lokantalar alkol servisini durdurmaya devam ediyorlar ve polis alkol ve sigara içtikleri için insanları vahşice avlamaya hız verdi. Yakın Doğu’da yükselen siyasî İslam’ın etkileri peçe ve başörtüsünün giderek yaygınlaştığı İstanbul’da bellidir. Bugün, herhangi bir tür örtü, Türk kadınlarının yüzde 70’ından fazlası tarafından takınılmaktadır.
    İnsanların yatak odalarına girip yapılacak çocuk sayısını belirleyerek, henüz doğmamış çocuklara dahi musallat olmaya çalışan AKPliler, ” ne kadar fazlası olursa, AKP o kadar uzun yaşar” felsefesi ile, “zorla evlendirilen,görücülük vs..usulleri ile evlenme veya çok eşlilik” şeklinde devam eden islami doyumsuzluğun çeşitli şeklillerini kuvvetlendirerek kadınları bütün tahakküm araçlarının karşısında yapayalnız ve savunmasız bırakmaktadır.

    Bu örtülerin arkasında daha büyük bir drama yaşanıyor! AKP iktidarı 12 yılına girerken kadın cinayetleri ve şiddet, taciz,tecavüz, çocuklara yönelik cinsel istismar dikkat çekici oranda arttı! İşte rakamlar ve oranlar: 2002-2013 yılları arasında kadın cinayetleri oranında % 4100 artış olduğu belirtildi. Bakanlık, 2002-2013 yılları arasında fuhuş suçlarının % 620, ırza geçme ve çocuklara cinsel taciz suçlarının %925 arttığını belirtti. her gün en az 325 kadın şidette uğruyor. TÜİK verilerine göre 2002 yılında kadın cinayet sayısı 66 iken 2013 yılında bu sayı 3550 ye çıkmış kısaca 2005 – 2013 yılları arasında kadın cinayetleri sayısı 7.190 olmuş. aynı yıllar arasında 5074 kadın tecavüze uğramıştır. Ayrıca; fiziksel ya da cinsel saldırıya uğrayan kadınların % 188’inin bunu gizlediği belirlenmiştir.
    Dünya Ekonomik Forumu’nun 2013 Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre Türkiye 134 ülke arasında sondan 4. sıradadır ve AKP iktidarında devamlı bir gerileme göstermiştir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun rakamlarına göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında son beş yılda yüzde 90 artış yaşandı. 2002-2013 yılları arasında, 300 binin üzerinde kadın cinsel saldırıdan mağdur oldu. 2013 yılının ilk 6 ayında 600 kadın, 69 çocuk ve 5 bebek öldürüldü. 338 kadına tecavüz edildi, 375 kadına ve 35 bebeğe şiddet uygulandı ve 671 kadına taciz uygulandı.. Şimdi AKP rejiminde Başı kapalı kadınların sergilediği görüntünün ardında korkunç işsizlik ve yoksulluğun damgasını vurduğu, barbar, yüzyıllarca süren kadın karşıtı uygulamaların içine kilitlenmiş geniş bir ülke bulunmaktadır. Siyasî İslam’ın güçleri, Türkiye’nin yazgısını kimin şekillendirip, kazançlara el koyacağı hesabını yaparken kadınları da birer savaş malzemesi olarak kullanmak istiyorlar.
    Erdoğan ve İslamcı kadın gruplarının iddialarının tersine, örtü “dinî özgürlüğün” uygulanmasının bir örneği veya bir tanrıya adanmışlığın göstergesi değildir. Hristiyanların haçı veya Yahudilerin takkesi gibi sadece dine üyeliğin gerici bir simgesi de değildir. Örtü, kadınların erkeklere boyun eğmelerinin fiziksel simgesidir; onların ast konumlarının sürekli, dayatılmış teyididir. Gerici şeriat yasalarının (İslamcı hukukun) kadınlara dayattığı tecrit edilmenin (inzivanın) evin dışına uzantısını temsil etmektedir.Kadının bedenini örtmesini ilginç bir kültürel özellik veya sadece bir giyisi “seçimi” olarak göstermek saçmalıktır. Başörtüsü, bedene hapishane olup altındaki giyeni boğan çarşaftan veya peçeden daha az eziyetli olabilir, fakat bunların hepsi kadının tam olarak insan olmayıp mülk olduğu görüşünü yansıtıyor. Örtü (ve peçe), İran, Suudi Arabistan ve bunların ötesinde faaliyet gösteren gerici İslamcı güçlerin toplumsal programının çarpıcı göstergesidir ve kadınlar için tam kulluktan aşağı bir anlama gelmemektedir.
    Baskıcı ülke yönetimlerinin simgeler ve sembollerle sürekli olarak yapılacak propagandaya büyük ihtiyaç duydukları gerçektir. ”yavaş, yavaş” ninileri ile ilerleyen AKP’de bir kaç göstermelik vekil dışında, basında ve diğer yerlerde AKP için çalışan bütün kadınların türbanlı olmaları, Erdoğan’ın Askeri şura toplantısında masalarda ki suyu kaldırtması, generallerden buna karşı çıt çıkmaması, İslamizmin restorasyonunda gelinen süreç hakkında bir indikasyon vermektedir.

    Camileri dama taşı, minareleri süngü, imam hatipleri de arka bahçesi olarak gören bir zihniyetin bütün okullara girebilmek için kullandığı siyasi bir işaret olan türban, iddia edildiği gibi masum bir başörtüsü değil. Bu yeni üniformadır. Siyasi bir üniforma olarak kullanılan türban, tek tip bağlama şekliyle takan herkesin aynı görünmesini sağlar ve bir yere aidiyet belirtir.

    Türkiye’nin temel sorunu olan bu Kadın istismarı ve kadına karşı şiddet aşırı bir artışı devam ederken, baş sorumlunun kadınlar üzerinden siyaset yapması, onlardan daha fazla çocuk doğurtmak için kışkırtmalara devam etmesi bunu İslamcılık için bir mücadele metodu olarak ele alması esef vericidir.

    Nüfus patlamaları yoluyla hegemonya kurmak, başka toplumlar üzerinde baskı, onların yaşam alanlarına, sayısal güç, yapmacık çoğunluklar yaratarak müdahale etmek, bilindiği gibi ilkel çağlara tekabül eden ve Osmanlı’ların da başarı ile uyguladıkları bir politikadır. Bütün Anadolu toprakları, bu strateji ile yaratılan yapay çoğunluklar sayesinde etnik temizliğe uğramıştır. Anadolu’nun bütün yerlileri yokedilerek, ucube, dejenere yeni bir millet yaratılmıştır.
    İslamcı güçler ele geçirecekleri yerlere, önce fakir fukara adı altında göçmenler sokar, arkasından da yağma ve talan için seferlere başvururlardı. Araplar’ın bir kaç kabile ile başlattıkları bu yayılmacılık taktiği günümüzde biçim değiştirerek devam ediyor. Sonradan İslam dinini yayma adı altında yağma ve talancılığın öncülüğünü üstlenen Osmanlılar, ekarte ettikleri milletlerin çocukları da ellerinden alarak, devşirme sistemince onları Türk Müslüman yaptılar.
    R.T. Erdoğan, bu devşirme silahına sahip olmadığı için belki de yanıp tutuşuyor ama o ortalığı kuru kalabalıklarla doldurmak için, hayranı olduğu padişahlardan daha fazla olanaklara sahip..! Erdoğan, doğum başına vereceği yardımı çoğaltmaya hazırlanıyor: ”…en az 3 çocuk yapın, doğurun, doğurun, daha fazla doğurun, bu yolda her şey mubahtır, ne duruyorsunuz, biz bunu boşa mı söylüyoruz”, diyen Erdoğan’ın, sanki damızlık bir millet yönetiyormuş gibi, başka ülkelere kaçmak için çırpınan, karnını zor doyuran milyonların yapacağı çocukları ne yapacağı, bunları nerelerde kullanacağı bir bilmeceye dönüştü! 1965 lerden itibaren en az 16 milyona yakın türk kendi topraklarını terkederek başta Avrupa olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerine yerleşti. Bu sayıyla Türkiye insan ihracatı listesinin başında durmaya devam ediyor. kendi insanını hangi nedenden olursa olsun, başka ülkelere göçe zorlayan bir sistem, din, ve kültürü terketmemek, kaçanları elde tutmak için gerekli önlemleri almak yerine, daha fazla kaçacak insan yaratmak için zorlayıcı veya teşvik edici tetbirlere başvurmak, daha çok insanın kafasını karıştırmaya başladı. tabii olmayan bir yolla, yapay metotlarla üretilen bu kalabalıkların geleceği ne olacak ki? Ya askere gidip mayına basacak, ya kahvede akşama kadar okey atacak, ya da başka ülkelere kaçacaklardır…
     
    Türkiye, yüz karası insan ihracatında dünyada 1. sırayı tutmaya devam ediyor!. Ekonomi gelişiyorsa Migrasyonun durması gerekmez mi?
     
    Avrupa’ ya milyonlarca cahil cuhul insan ihraç edilmiş, bunlar yarli halklara düşman olarak örgütlenmiş, kadınlarına Türban veya benzeri üniformalar giydirilerek, mevcut toplumla kaynaşmaları yasaklanarak, karşıt bir güç olarak ortaya çıkarılmışlardır. Bu rezalet duruyorken AKP yöneticileri daha çok çocuk yapın demeye devam ediyorlar! Erdoğan, bu çocuk doğurtma savaşını, sidik yarışına dönüştürdü. Erdoğan’dan önce bu konuyu en ciddi şekilde devlet stratejisi yapan Alman Nazi lideri Hitler olmuştur.
    Esasen bugün Erdoğan’ın Türkiye’de uyguladığı ”çocuk parası, yardımı”, ilk defa Hitler tarafından, ”üstün ırk” diye tanımlanan Alman ırkının üstünlüğünü sayısal anlamda korumak ve dünyayı ele geçirmek için uygulanmıştır.
    Aynı şekilde, Erdoğan’ın sık sık bağırarak tekrarladığı, ”tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan…” sloganı da, Alman Nazi’lerinin ana sloganlarından bir tanesidir.
    Bu noktadan da anlaşılacağı gibi, Erdoğan’ın temsil ettiği Milli Görüş ideolojisi, Arap Milliyetçiliği olan İslamcılık ile Alman Irkçı nazı ideoljisinin bir karmasıdr.
    Farklı ideolojiler, nüfusa da farklı biçimde bakar. Mesela İslamcı milliyetçilerin kafası, “Büyük Nüfus = Güçlü Türkiye” şeklinde çalışır.
    Ne var ki bu, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir fikirdir. Orduların kafa kafaya geldiği, sayısı fazla olanın genellikle savaşı kazandığı bir dönemdi o… İleri teknoloji ve nükleer silahlar bu bağlantıyı çoktan kopardı. Gökyüzüne hâkim misin, uzaya hâkim misin, Biz 76 milyonla yakar yıkar demekle bir yere gidilemez.
    TSK’nin, “Güçlü Ordu = Güçlü Türkiye” denklemi nasıl yanlışsa, Irkçı islamcı milliyetçiliğin “Büyük Nüfus = Güçlü Türkiye” denklemi de yanlış…
     
     
    AVRUPA’YA GİRİŞ SORUNU!

    Asker doğan savaşçı fertler, non-stop savaş ideolojisi ve piskolojisinden kurtulamayan bir kültür yapılanmasıyla sivil bir topluma entegre olmak doğal olarak zordur. Avrupa’ya düşmanlık edilerek oraya girilemez, kültürünü, yaşam biçimini beğenmediğin, sana tamamıyla ters düşen bir sisteme bağlanman tabiata aykırıdır. Çin, İslam birliğine üyelik müracaatında bulunmuyor, Kendisine has bir kültürü olan Japonya AB ülkelerine, üyelik için yalvarmıyor!, Suudi Arabistan, sosyalist bir pakt için can atmıyor. Peki dinci Sunnici AKP’nin, kendi idolojisine zıt bir sisteme yamanmak için çırpınması ne ile açıklanabilir?
    AKP’nin kurmaya çalıştığı, başkanlık sistemini de esas alan yeni islam rejimi, diktacı yetkilerle donatılmış bir tek adam rejimi olacaktır. Bu tek adamın, yani Erdoğan’ın siyasal olarak Türkiye’yi düzenlemesine imkân sağlayan bütün temel direklerinin kurulması sürecinin, yalan ve palavralarla, Avrupa’ ya ”demokratikleşmek süreci” diye tanıtılması, bir taktiktir.
    Dünyada bir sürü paktlar var ve yenileri de sürekli oluşma halindedir. Avrupa kültürüne zıt bir kültürü Türkiye’de hakim kılmaya çalışan AKP rejiminin, o pakta girmek için çırpınmalaraı iki yüzlülüktür. Avrupa Birliği oluşumu sadece bir kaç tefecinin, kap kaçtının, çalıp çırpmalarını düzenleyen bir sistem değil, ondan daha önemlisi ortak bir mentalite birliğine gidiş projesidir.
    Buraya üyelik için baş vuran veya girmek için çalışma yapan ülkeler, iki yüzlüce, hem tam tersine gidip, hemde ”almıyorsun beni işte…’ diye ortalığı velveleye vermiyorlar.
    Türkiye’de Avrupa’i olan ne varsa onu kökten silme açılımı yapan AKP’nin bu üyelik çığırtkanlığı şaibelidir.
    Avrupa ülkeleri şimdilik bu tarikat ve cemaatlere, milyonlarca kandırılmış cahil insana müsamaha gösteriyor diye, oraya istila için girme heveslerine kapılmak büyük bir tuzak olabilir.
    Demokrasiye sahip ülkelerin kalbi olan metropollerine binlerce Cami, mescit kurulmasına, on binlerce dinci militanın kitlelerin beyinlerini yıkayarak örgütlemesine izin veriliyor, her tarafa kuran kursları açılıyor, ezanlar yüksek sesle okunmaya başlanıyor diye, Avrupa’yı Sunni İslam’la ele geçirme hayallerine kapılmak için zamanın henüz erken olması gerek…!
    Bu da AKP’ nin 5.kol olarak doğan Müslüman askerlerinin taktiği olsa gerek!
    AKP, Milli Görüş örgütü temelinde esasen hem teorik hem de pratik anlamda Avrupa kültür ve tarihinin, değer ve yargılarının, onun en temel yaşam şekillerinin karşısındadır, tek bir ortak noktaları bile yoktur: kiliseleri Camilere çevirmek istiyorlar, Avrupalıların kıyafetlerinden tutun, yiyeceklerine, kadın-erkek ilişkisinden, muzik ve sanata, normal Avrupalı’nın en basit yaşam şekline karşılar. Bu haliyle 180 derece tezatla, hangi birliktelikten bahsedilebilinir!
    AKP’yi kuran tarikat ve cemaatler Avrupa’ya düşmanlıklarına devam ediyorlar. Milli Görüş tarafından Avrupa toprakları üzerinde örgütlenen kitleler, Avrupa halkına kin ve nefret kusuyorlar! Erdoğan’ın ”daha fazla çocuk, daha fazla doğurun..” kışkırtmasıyla iyice çoğalan ilkel kitleler tatamıyla İslamcı ırkçı tarikat ve sözde sivil örgütlerin denetminde getto adacıklarına dönüşüp, Hünkar’ın şanlı girişini beklemekten başka bir hareket yapamıyan robotlara dönüşmüşlerdir. Bu haliyle İslamcı akımların çatı örgütü olan AKP’nin Avrupa topluluğuna düşman olarak girme düşüncesi söz konusudur. Cahil, şartlanmış Müslüman kitle iç güdüsel olarak bir yerlere doğru gidilmesi gerektiğinin farkında, ama bunu Erbakan gibi dürüstlükle söyleyemiyorlar. Erbakan, Avrupa’yı resmen tehdit ederek, ” biz Roma’yı içerden fethetmek için geliyoruz..” demişti. Avrupa’da doğup büyüyen 3. 4. kuşakları ”askerli parası” diye adlandırılan haracı ikiye katlayarak ipotek altına alan AKP, eski militaristleri geride bıraktığı gibi, Avrupa’ya aslında neden girmek istediğini saklamaya devam ediyor!.
    Hem yaygınlaşan İslamcılık tehlikesini alevlendirecek, hem de beni bir an önce al diyeceksiniz!
     
    Suriye’de devam eden, Sunni devletler tarafından körüklenen mezhep kavgasına tam hızla giren Türkiye, kısa sürede çatışmanın askerileşmesine hız vermek için El Nusra örgütünü,  Antakya’dan eğitip yönlendirirken, diğer cihatçı örgütlere de lojistik desteğini sürdürmektedir.
    Cihatçıların Libya-Suudi-Suriye hattı ile Katar’ın cihatçılara silah ve para desteği de AKP’nin denetiminde Türkiye üzerinden gerçekleştiriliyor.
    AKP ile yakın temasta bulunan cihatçılar Suriye’de Sunni bir rejim kurmak için saldırılarını MİT ve TSK’ in özel harp dairesi denilen ve şimdi adı ”çevik kuvvetler” diye değiştirilen birimleri desteğinde artırmaya devam etmektedirler…
    Aynı şiddet yanlısı İslam’cı politik örgütler, Avrupa ülkelerinde, özellikle İngiltere, Almanya ve Fransa’da resmen birer tehlike haline geldiler; Örneğin çoğunluğu Protestan olan İsveç’te Müslümanlar’ın sayısı Katolikler’den üç kat fazladır. Şu an Avrupa topluluğu içinde 58 milyona yakın insan uluslararası politik İslam’ın avucunda, gece gündüz devam eden beyin yıkamayla Avrupalıları ürkütücü bir tehlike olarak hızla büyümeye devam ediyor.
     
    İşte hızla çoğalan bu kara cahil kitleler, Avrupa ülkelerinde görülen nüfus azalmasına paralel olarak, daha fazla alan kazanıp, yaşadıkları topluma cepheden tavır alarak onun birer düşmanı olup çıktılar. Örgütlenmeler ilk etapta cami dernekleriyle başladı ve genişleyerek devlet kurumlarını da sardı. 1960’lı yılların başında Almanya’da sadece üç cami varken şimdi cami sayısı AKP’ nin de kışkırtması ile 9 bini geçti. Arap ülkeleri, pakistan, Türkiye, Ortadoğu ve Afrika’dan akın akın Avrupaya yığılan Müslümanlar, uygarlığın verdikleri nimmetleri kötüye kullanarak hızla örgütleniyor, sözde terk ettikleri ülkelerin kültürüne daha sıkı sarılarak, kendilerini buralara süren hükümetlerinin desteğinde tahribatlarına devam ediyorlar.
    Şimdi bu durumda, tehlike olarak görülen bu ortamın en büyük mimarlarından biri olan AKP rejiminin truva atı gibi, bütün hatları yarıp, Avrupa’yı, geride hazır bekleyen 100 milyonlarca İslamcı’ya yemlik olarak sunması stratejisi kendisini ele veriyor…
     
    Erbakan’ın oğlu tekrar ediyor: ”..Mücahit Erbakan tezarühatlarıyla kürsüye gelen Fatih Erbakan, bir saati aşkın salona hitap etti.Necip Fazıl’ın ” surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!Ey kahpe rüzgar, ne yandan esersen es” dizelerini hatırlatarak, “şuurlu, samimi ve sadık bir toplantı olan bu toplantı, ikinci 40 yılın şahlanışıdır” dedi.Erbakan, şöyle konuştu:”Milli Görüş’ün misyonu, sadece oruç tutarak sadece namaz kılarak, bir hayır kurumu gibi çalışmak değildir.Avrupa’da bir çalışma olacağı zaman bunun Almanya’dan başlaması çok doğal çünkü insanlarımız burada neredeyse bir Belçika Hollanda kadar nüfus yoğunluğuna ulaşmış durumdalar. Almanya bizim olacaktır…” Görüldüğü gibi AKP’nin politik ideolojik motoru olan bu Milli Görüş, mazlum fakir işçi, iş arayan saf göçmenler, dinine sadık iyi vatandaşlar adı altında resmen 5.kol olarak örgütleniyor… Erdoğan’ın non-stop çocuk yapma taktiği esasen bu hedefe yöneliktir. Türkiye’de milyonlarca işsiz varken, çocuk istemeyen kadınları aşağılayan Erdoğan, ”.. siz merak etmeyin, Allah için en az 3 olsun,.., AKP olarak ekonomik mucizeler yaratıyoruz.”, diyerek Milli Görüş ideolojisine biraz diplomasi katıp 2071 parolası altında eski Osmanlı hedefinden vaz geçmediklerini vurguladı.
    Avrupa’ya sokulan Milyonlarca kara cahil kitle ise ”giriş, çıkıştan”: ”…Bundan sonra Türkiye’de ve Dünyada Muhammed Ali Fatih Selim Erdoğan rüzgarı esecek inşaallah. En yakın zamanda Erdoğan’ı Avrupa Birliğinin başında görmek istiyoruz. Allah’ın rızkıdır…” ”, diyerekten, sabah Camilerine girecek, akşam ise çıkacaklardır. Kafirin malı yemekle bitmez!
    Zavallı Avrupa halklarının bu yiyicilerden çekecekleri var: Berlin, Paris, Brüksel, Viyana, Londra vs.. artık uygarlık yerleri değil, İslamcı tarikat ve cemaatlerin üniformalarını taşıyan, rütbeleri, yıldızları, Türbanlarının bağlanışı ile simgelenen yağma ve talancıların korkunç yıkım sürecine sokulan, uygar insanların boşalttıkları alanlara dönüşen birer kenttirler artık…
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    S. Aktaş
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Erdal Cömert
    Ismail Bulak
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    salih Söğütlü
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    Ali Dem. Sarahoğlu
    ***********************************************************************
     
    TAKSİM’E VE ÇAMLICA’YA CAMİ İSTEMİYORUZ. YENİ SULTANLARA HAYIR!
     
    İMZA KAMPANYASINA KATILALIM… 
    http://www.change.org/petitions/başbakan-yuksek-bina-yapmayın-demis-peki-ya-camlica
     
    Çamlıca ve Taksim’e kazma vurmanıza rızamız yok, bu sizi ilgilendirmiyor mu? #Camlica – Kampanyaya İmza Ver!
    Kampanyaya İmza Ver

  3. MEZHEP KAVGALARI ÖZGÜRLÜK DEĞİL, BÖLÜNMEYİ GETİRİR!
     
    AKP rejiminin Suriye’deki mezhep kökenli çatışmalarda yer alması, başka devletleri de kışkırtıp alevleri sağa sola üfürmesi, Türkiye’ nin geleceğini belirleyecektir. Alevi Sunni çatışması hızla Türkiye’ye doğru yol alıyor!
    Şimdilerde Suriye ve Irak’ta yeniden alevlenen geleneksel mezhep kavgalarının hiç bir toplum veya millete özgürlük getirmeyeceğini 1400 yıllık geçmişe dayanarak idda etmek yerinde olacaktır.
    Ali-Ömer-Osman-Ebubekir arasında başgösteren taht kavgalarına dayanan bu hizipleşme 1400 yıldan beri milyonlarca insanın ölümüne yol açtı. Ortadoğu’da Hristiyanların mirasına konarak yayılan Müslümanlık, onların bölünüp hizipleşmesini kopyalamakla kalmadı, üstelik bunu en uç noktaya götürerek, çok adi, tamamıyla kriminal bir ortam yarattı. Ali, Osman, Ömer, Bekir ve diğer Arap aşiret liderleri arasındaki rant kavgalarında sağ çıkan olmadı, bunlar birbirlerini öldürmekle kalmadılar, yığınla insanıda kutsallık adına felaketlere sürüklediler…
    Muhamet’in 632 yılında ölümünden sonra, Ebu Bekir halife oldu. Onun zamanında fetihler devam ederek; Bahreyn, Irak’ın bir kısmı ve Suriye’nin bir bölümü fethedildi. Yağma ve talanlarla iştahları açılan Arap kabileleri artık durmak bilmiyorlardı…İslâm’la birlikte Arap Yarımadası’nda otorite olan Vahabi kabilelerin kendi aralarında ki kan davaları, müstakil olarak birbirinden intikam almaları durdurulmuş, önlerine yeni hedefler konulmuştur. Gasp, soygun, içki, kumar, fuhuş, hırsızlık, yetim malı yemek, kan dökme, intikam, yalan, kin, haset, kibir dışında hiç bir iyisi olmayan acımasız Arap kabilelerin önlerine konulan bu yeni hedeflerle, dikkatleri komşu ülkelerin zenginliklerini yağma ve talana çekilmiştir.

    Egoist Arap liderlerinin Muhamet’in mirası için başlattıkları kanlı kavgalar biçim değiştirerek devam ediyor…Halifeliğe soyunan Arap liderleri it dalaşında can vermelerine rağmen, ortaçağın karanlığında yaşayan Ortadoğu ve Afrika kabileleri onlarda ”kutsallık” yaratarak İslam mezheplerini oluşturmuşlardır.
    Başlangıçta asalak Bedevi’lerin aktif rol oynadıkları bu rant kavgalarının politik ve askeri stratejileri temelinde şekillenen fraksiyonlar-hizipler ortaçağ karanlığında milyonlarca insanı etkilerine alarak bütün kıtaları sardı. Göçebe Orta Asya Türk’lerinin de zorla bu hiziplere çekilişi, Arap yağma talan ideolojisinin dünyadan izole edilmiş bu türden ilkel boy, soy ve soplara aşılanması, başka halkların İslam adına köleleştirilmelerinin hak olduğu, Bizans ve Pers alanlarındaki zenginliklere zorla el koymanın mübah olduğu, bunun ”Allah’ın Müslümanlara verdiği bir rısk” olduğunun din iman adına propoganda edilişi, bu mezheplerin çığ gibi büyümesini beraberinde getirdi… Yağma ve talandan pay almaya çalışan ilkel kitleler her zaman bu mezheplerden birine yaslanıyor, Müslümanlık da hızla büyüyerek bölgeye hakimiyetini sağladı.
    Bugün Türkiye’de müslümanlaşan yerli halkların eski çöl örf ve adetleri Araplar’dan daha şiddetle savunmaları Arap milliyetçiliğinin ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Müslümanların başı Erdoğan’ın eğer Ali önderliği kabul edilyorsa bende Aleviyim derken neye parmak basıyor? Abbasi döneminde kaleme alınan Buhari, Müslim gibi Ehli-Sünnetin benimsediği hadis kitapları, yine aynı dönemde kurulup, yayılan Hanefi, Şafi , Maliki, Hanbeli gibi mezhepler Arap milliyetçiliğini kitlelere sünnet ve sevap nitelendirmeleriyle yutturmuşlardır.
    Hiristiyan ve Jahudi zenginliklerini ele geçirmek için İslam denen yeni bir dinin yaratılması tamamıyla Arap aşiretlerinin savaş stratejisinin ideolojik-politik temelini oluşturdu. İdolojik alanda çoğu yaşlı karısı tarafından geliştirilen bu sistemin kaderi tarihteki benzerlerinden farksız oldu. Muhamet’in ölümünden sonra ganimet gelirlerinin azalması orduda memnuniyetsizlikler ve isyanların başlamasına neden oldu. Osman döneminde yaşanan bu olaylar sonucunda terör faaliyetleri başlamıştır. Ele geçirilen ganimetlerin paylaşım sorunu, mevki ve çıkarlar,taht kavgaları karışıklıklara ve daha fazla yağmalama anlamına gelen fetihlerin durmasına neden olmuştur. Osman iktidar kavgasında öldürüldü. Ali halife seçildi, Osman’ın katilleri iyi örgütlenmişti…Karşı kliğe yaslanan Muaviye ve Ayşe, Ali’nin halifeliğini tanımadılar. Bu resmen politik bir kavgadır, bunun neresi kutsallık içeriyor. Ali Osman kavgası, o dönemin aşiret reisleri arasındaki kavgalar, mafia çetelerinin dalaşmalarından farksızdır. Ayşe’nin önderliğindeki Mekke grubu ile Ali grubu arasında Cemel Savaşı yapılmıştır. Taht için herşeyi göze alan çete liderleri arasında yapılan bu savaşı Ali kazanmıştır. Muaviye’nin başını çektiği Şam grubu ile Ali arasında Sıffin Savaşı yapılmıştır. Hakem Olayı’ndan sonra iktidar kavgaları yoğunlaşmış, daha fazla siyasal gruplar ortaya çıkmıştır. Ali’de hayatını iktidar kavgasında, yağma ve talandan ele geçirilen ganimetlerin paylaşım kavgasında yitirmiştir. O dönemin bütün Arap liderleri bu türden taht kavgalarına bulaşmış ve birbirlerini acımasızca katletmişlerdir.
    Sadece haca gitme adı altında örgütlenen ve yıllık Türkiye bütçesinden daha fazla gelir sağlayan İslam hac ticareti göz önüne alındığında Suudi Bedevilerinin ve diğer Arapların kılıççı Ali’ye tapmaları normalin ötesinde olağanüstü derecede önemli ekonomik politik çıkarları öngören çekirdeksel bir işlevdir. Avrıupa’da yaşayan Türklerin hac görevi adına Suudi bedevilerine bıraktığı yıllık haraç ortalama 5.8 milyar Euroyu bulmaktadır. Buna karşılık Türklerin Araplaştırılması için bin bir ad altında faaliyet gösteren İslami örgütler yalnızca Almanya da 11 000 e yakın cami kurup Türkiye’nin avrupadan kovulmasının alt yapısını sağlamaktadırlar.
    Konu bu kadar açık iken AKP liderlerinin Suudiler desteğinde, Suriye’ye saldırı planları yapmaları, oraya onbinlerce terörist örgütleyip sokmaları, bu cellatların yağcılığını yapmaları, bedavadan bunlara daha fazla etki alanlarının yaratılmasını sağlayan idolojik politik süreclerde yer almaları bir suçtur.

    Suriye üzerinden mezhep kavgasına katılan AKP rejimi, ”özgürlük hürriyet” adına Suudi ve Katar’dan gelen milyarlarların şarhoşluğu ile, Orta doğu’yu kan gölüne çevirecek senaryoların baş aktörü olmak istiyor. Türkiye’de islamın dışında başka dinlere geçenlerin zülme uğradığını bilmeyen yok! 1913 lerde Osmanlı nüfusunun yüzde 36 sını oluşturan Türkiye Hıristiyanlarının kökü getirildi. Bugün Türkiye’de yüzde yüzlük Müslümanlığı savunan AKP rejiminin, Suriye’ye özgürlük getirme yalanlarına kanmak saflıktır. Kendi ülkesinde hiç bir hak hukuk tanımayan Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi en kötü diktatörlüklerin başka ülkelere özgürlük getireceklerine inanmak kadar aptalca bir şey olamaz.
    AKP’ nin bugün takip ettiği çizginin mezhep – hizip – tarikat – aşiret temelinde oluştuğu ortada olmasına rağmen, çıkar peşindeki bazı kesimlerin takkiyelerine şaşmamak mümkün değil! Türk ırkçılığı ile Arap milliyetçiliği olan islam ideolojisinin karışımından yeni siyasal ideolojisini oluşturan AKP yönetimine göre ”Avrupalılık” siyasal olgusu fazla özgürlükler içerdiğinden kökten dönüştürülmelidir.
    AKP İktidarının, ülkeyi ele geçirerek, devleti kendine göre yeniden tanzim ederek zaman içinde dışa yönelmeyi, komşu ülkelere saldırmayı hedeflediği belli oldu! “Siyasallaştırılmış Teologlar (İmam Hatipliler) devri”dir bu devir. Siyasi teoloji anlayışının, “dinsiz” seküler politika ve politikacılardan daha temiz ve isabetli olduğu (çünkü Allah’la ilişkili olduğu vs.) efsanesi çökmeden yeni hedeflerle kitlelerin elde tutulması gereklidir..
    Türkiye’nin iktidar partisi AKP, yonetiminin 12. yılına girerken laik ve demokratik bir ülkeden bahsetmek abestir. AKP bürokrasiyi kendi kontrolü altına geçirerek Türkiye’nin temel kimliğini değiştirmiştir. Bugün, Avrupa Birliği’ne katılma retoriğine karşın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırıp Müslüman kardeşler, Hamas, Hizbullah gibi karanlık oluşumlarla dostluklar geliştirmiştir. Türkiye’nin bu radikal dönüşümün ardında sadece AKP’nin siyasi makinası değil, 8 büyük cemaat- tarikat – tekkenin de ortak olduğu uluslararası politik İslamın gücü vardır.
    Bugün Türkiye’de 164 bin cami var. Yani, her 410 vatandaşa bir cami düşüyor. Din iman adına Türkiye bir beton yığınağına çevrilmektedir. Diyanet İşleri Bakanlığı’nın harcamaları yediye katlanmıştır. Din işleri bakanlığı harcamaları AKP’nin iktidarı sırasında 5.3 katrilyon liraya çıkarılmıştır. Bu bakanlığın bütçesi diğer sekiz bakanlığın toplam bütçesinden daha büyüktür.
    Postmodern ümmetçi hareket, bugün muazzam bir güç haline gelmiştir. Medyadan, MİT, ordu ve polis teşkilatına, ticari alanlardan, eğitim kurumlarına kadar inanılmaz örgütsel ağlar oluşturulmuştur. Bu son derece iyi düşünülmüş, iyi hesaplanmış ve büyük bir soğuk kanlılıkla hayata geçirilmiş bir kuşatma stratejisidir. İslam, yeniden bir yayılma taktiği olarak kullanılıp ülke “toplu hipnoza” sokulmuştur.
    İslam gibi bir din veya devlet anlayışı, Osmanlı’da olduğu gibi her alanda baskı zulmün alt temellerini oluşturmaya devam ediyor. Osmanlı Devleti bünyesinde sistemli razia hareketleri ile zayıf olan azınlıkların toplu katledildiklerini görmekteyiz. Aynı şekilde şimdiki politik islamın hızla her alanda dengeleri lehine çevirerek Irkçı tekçi esaslar üzerinde yeniden formasyon kazanarak aynı icraatları devam ettirme azminde olduğunu gözlüyoruz. Asimile devam ediyor, ötekileştirilerek, kendi kimliklerine düşman edilme devam ediyor. Yerli Anadolu halklarının inkar edilmesi, herşeyin İslamist Arap ve Orta Asya göçebelerinin Anadolu’ya ayak basmalarına indekslenmesi hala devam ediyor.
     
    Toplumdaki olumsuz, adi, kriminal ve kötü eğitim görmüş insanların, parti liderlerinin kendi hazırladıkları dikta listeleri ile öne çıkarılarak adına ‘Büyük Millet Meclisi’ denilen bu oluşumun örgütlenmesi, demokratik ülkelerde asla görülmemiş duyulmamış bir rezalettir. Sınırsız dokunulmazlıklara sahip küfürcü tiplerin TBMM denilen çatı altında büyüklük oynamaları, hiç bir kuruma karşı hesap vermemeleri çağ dışı bir olaydır. Ağızları sokak kabadayılarından farksız. Ana avrat birbirlerine küfür eden çete mensuplarında utanma yok! Seviye tamda cahil cuhul Anadolu gürühuna göre indekslenmiş. Biliyorlar ki geri kalmış toplum ancak küfürden, bağırma ve çağırma, hırsızlık ve işkenceden anlar!
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel

    Turkiye Buyuk Millet Meclisi: Vekillerin ayrıcalıklarının artmasını sağlayan yasanın iptalini istiyorum

    http://www.change.org/petitions/turkiye-buyuk-millet-meclisi-vekillerin-ayr%C4%B1cal%C4%B1klar%C4%B1n%C4%B1n-artmas%C4%B1n%C4%B1-sa%C4%9Flayan-yasan%C4%B1n-iptalini-istiyorum#
     
     
     

  4. ‘Her Türk Anasından Asker doğar’ ve Askerlikte Anasına binlerce kere küfür edilir!

    ”…Asker nöbette intihar etti
    Kırklareli’nde 21 yaşındaki Piyade Er Ümit Ünlü, nöbeti sırasında G3 piyade tüfeğini çenesinin altına dayayıp ateşleyerek intihar etti. Bu alanda savaş falan yok!, batı da intihar doğuyu geçtiğine göre Batı da daha fazla küfür edildiği kesin!! Askerde intihar eden askerlerin sayısı her geçen gün artıyor. 2013 yılının ilk üç ayında intihar eden asker sayısı 13′e ulaştı. Her yıl ortalama 100 asker intihar ederken bu intihar oranlarına göre ortalama her 3-4 günde, bir asker intihar ediyor…”
    Asker’e küfür etmeyen apoletli otoritesiz görülüyor! Adi, kriminal, sadist ve kültürsüz unsurlardan oluşan subay sınıfının ”askeri eğitim, kutsal vatan görevi” adına yaptıkları biyolojik işkenceden daha ağır olmasaydı bu kadar asker intihar etmezdi: gencecik insanların bilinçaltına çevrili cinsel işlevlerinin, sistematik şekilde piskolojik işkence derecesinde işlenerek hasta bir toplum yaratılmasının sonuçlarını şimdi her alanda görmekteyiz. Mecliste küfür eden vekil bu noktaya durup dururken gelmedi: daha çocuk yaştan, öğretmenlerinden, polis ve subaylardan küfürden başka bir şey duymayan insanların kendilerinin de birer küfürbaz olmamaları mümkün değildir.
    TBMM’ deki küfür ortamı, kazavari, geçici dil sürçmelerini andırmıyor. Kaynağını barbarlıktan alan Türk İslam sentezi diye adlandırılan köhne ideolojinin bu türden belirtilerinin, sistemin bir parçası olan bu alanda da daha net olarak ortaya çıkması doğaldır. Türk ordusu, kominikasyonunu küfürsüz yapamıyor. Her askerin komuntanından duyduğu ilk ‘selam’, anasını hedefleyen adi bir küfürdür. TC ordusu, disiplin adına, cinsel aşağılamayı temel alan piskolojik baskı yöntemini esas alırken, kullanılan küfürler sanki ordu doktirininin ana temeliymiş gibi hiç bir subay da bu ‘kırmızı hattın’ dışına çıkamıyor.
    İşkenceci subay takımı metotlarını terketmeye yanaşmadığı gibi, kendini maskelemek için dinci kılıklara giriyor. Halkın kanını emen parazitler binlerce askerin intihara sürüklenmesini herzamanki gibi papağanvari propogandalarla, “… vatan şehitliği, peygamber ocağı ve benzeri, ilkel ruhları okşayan kavramlarla örtüştürerek yapay bir kutsallık oluşturmaya çalışıyorlar.
    Toplumdaki olumsuz, adi, kriminal ve kötü eğitim görmüş insanların, parti liderlerinin kendi hazırladıkları dikta listeleri ile öne çıkarılarak adına ‘Büyük Millet Meclisi’ denilen bu oluşumun örgütlenmesi, demokratik ülkelerde asla görülmemiş duyulmamış bir rezalettir. Sınırsız dokunulmazlıklara sahip küfürcü tiplerin TBMM denilen çatı altında büyüklük oynamaları, hiç bir kuruma karşı hesap vermemeleri çağ dışı bir olaydır. Ağızları sokak kabadayılarından farksız. Ana avrat birbirlerine küfür eden çete mensuplarında utanma yok! Seviye tamda cahil cuhul Anadolu gürühuna göre indekslenmiş. Biliyorlar ki geri kalmış toplum ancak küfürden, bağırma ve çağırmadan, işkenceden anlar! Meclisteki bu bağırma çağırma adi bir sokak kabadayısının piskolojik durumunu yansıtıyor. Bu halleriyle, bu parti yöneticileri yeni uyanmaya başlıyan Arap halklarının gerisine düşüyorlar. Parti liderlerine ruhunu-şeytana satan; emret kölenim imzasıdır, bireysel çıkarları için acımasızca yöntemleri, siyasal çatışmaları yürüten bu ilkel tiplerin her zaman çoğunluk sağladığı, çeteleşmenin doğal bir yol olarak benimsendiği bu yapıya ‘büyük millet’, ‘büyük meclis’ gibi yakıştırmaların yapılması saçmadır. Kendilerini en yüksek, en büyük diye lanse edenlerin oluşturdukları TBMM, esasen belirli kliklerin sistemli dayatmacılığının bir ürünüdür.

    ANADOLU ERKEKLERİNİN KÜFÜRE ”ANA” dan BAŞLAMALARI!
    Bilindiği gibi Ana veya Anne kelimeleri Türkçe kökenli değildir. Sonu “a” ya da “e” ile biten kelimeler Türkçe değildir. Bunlar Hint Avrupa dillerinden vaya Arap’lardan devr alınmışlardır.
    Bazı örnekler verirsek: “Abluka” kelimesini gündelik hayatta bazen kullanırız. Kelimenin kökeni İtalyancaya dayanıp orijinali “a blocco” ( bir şehrin deniz yolunu kesecek biçimde çevirmek)dur.
    “Anadolu” kulağımızaa en hoş gelen kelimelerden biri, çoğu insan ”anaların bol olduğu bir diyar” olarak anlıyor. Oysa manası bambaşka. Anadolu kelimesi Yunanca kökenli Anatolia’dan gelip doğu yönü, doğudaki ülke manasındadır.
     “Pırlanta” kelimesi aslen İtalyanca’dan dilimize geçmiş olup İtalyancadaki haliyle kelimenin aslı Brillanta’dır.
    ” Çete” kelimesi aslen Arnavutça olup Arnavutların silahlı eşkıyalara taktığı isimdir. harik(a) : Arapça “karıştıran/harekete geçiren” anlamındadır.
    Kafa: Rumca, Kεφάλι (Kefâli) veya Κέφαλος (Kêfalos).
    Kahkaha: Rumca, Kαγχασμός (Kaghasmôs).
    Paçavra: Πατσαβουρα (Paçavura), Panorama: Πανόραμα (Panôrama). Παν (Pan): Her, bütün, tüm-Oραμα (Orama): Ufuk. Bütün, topyekûn ufuk, Papatya: Παπαδια (Papadia). Παπας (Papas): Papaz. Παπαδια (Papadia): Papaz’ın karısı. Bir tür çiçek. Türkçe’ye bir yanlış anlama sonucu girmiş olan bir kelimedir. Pırasa: Πρασα (Prasa). Πρασινα (Prasina): Yeşil kelimesinden mülhem. Bir tür bitki (sebze),
    Politika: Πολιτική (Politikî). Πoλı (Pôli): Şehir-Θεκα (Theka): Korunak. Şehri sarıp sarmalayan, dört duvar içine alan. Anlam genişlemesiyle, siyâset,

    Kundura: Κουντουρα (Ku-n-dura). Tiyatrolarda, oyun sırasında ayağa giyilen özel bir ayakkabı türü, tahtadan yapılan ayakkabı. Anlam genişlemesiyle pabuç, ayakkabı, Lahana: Λάχανο (Lâhano). Bir tür sebze, Lamba: Λαμπα (La-m-ba). Parlayan, ışık veren, ışık saçan. Λαμψις (Lampsis): Parlayış, aydınlık kökünden. Yunanca, “Kurt” anlamına gelen “Λύκος” (Lîkos) kelimesi de, “parlamak, aydınlatmak” anlamındaki “λαμπω”dan (labo) evrilmiştir,
    Madalya: Μέταλλιο (Mêtalio). Mâden’den mütevellit, mâdenî olan. Fransızca’ya “Médaille” (Mêday) olarak geçmiş, oradan da Türkçe’ye girmiştir,
    Efe: Rumca, Έφηβος (Êfivos). Yiğit, delikanlı.
    Falaka: Φαλαγγος (Falagos). Kalın sopa. Yunanca’dan Arapça’ya oradan da Türkçe’ye geçmiştir. Fire: Φύρα (Fîra). Azalma, eksilme.
    Fiske: Φούσκα (Fûska). Şişik, kabarık. Funda: Φουντα (Fu-n-da). Püskül, tepelik anlamlarında.
    Galata: Γαλατας (Ğalatas). Sütçü. İstanbul’un en eski semtlerinden birinin ismi. Gübre: Κοπρος (Kopros). Dışkı, Gaita.
    Müze: Μουσεïο (Musio). Güzel sanatların dokuz perisinden biri olan Μουσα (Musa) kökünden
    Harita: Χάρτης (Hârtis). Hülya (Hulya): Χολή (Holî). Safra. Mâl-i Hülya: 4 unsur (kan, safra, balgam, aşk). Yunanca’dan Arapça’ya oradan da Türkçe’ye geçmiştir. Hayal, rüyâ anlamlarında da kullanılmaktadır. Mütareke : (terk kökünden) karşılıklı terketme, karşılıklı silah bırakma, kitabe : yazıt, şemsiye : (şems=güneş kökünden)güneşten koruyucu, ( Arap coğrafyasında ancak “güneşten korunmak”ihtiyacı olabileceği için ), Pizza kelimesi, Arapçadaki z/d harflerinin birbiri yerine geçebildiği örneklerden biri olarak : Pidda kelimesinin karşılığı ve Türkçede kullanılan ‘Pide’ kelimesinin de orijinalidir.
    Hegemonya: Hγεμονία (İgemonîa). Egemenlik. Hâkimiyet.
    şur”a : danışma kurulu, istişare : karşılıklı görüş/fikir alışverişi/danışma. Rumcadan gelen:
    çene: Γενις (Genis / Yenis) veya Γναθος (Gnathos). Çene, Altçene. Delta: Δέλτα (Dêlta). Üçgen biçiminde olan. Akarsuların denize döküldükleri yerlerde oluşan alüvyondan zengin coğrafî yapı. Coğ. Ter. Diaspora: Διασπορά (Δiasporâ). Δια (Dia): Den, ile, için, dolayı, baştan aşağı-Σπόρος (Spôros): Tohum. Sağa sola dağılmış tohumlar anlamında. Anavatan’ın dışında yaşayan ve aynı milletten olan insan topluluğu. Örn: Diaspora Ermenileri.
    Diploma: Δίπλωμα (Dîploma). İkiye katlama, kıvırma, bükme. İkiye katlanmış olan anlamında, Anlam genişlemesiyle Şahadetnâme, ehliyet belgesi. Dogma: Δόγμα (Dôgma). Değişmez kanı, Nass, İnak / İnag. Felsefe ter.
    Drama: Δράμα (Drâma). Aslen eylem anlamına gelmekte olup bir tiyatro türünü ifâde eder. Izgara: Σχάρα (Skâra). Yara kabuğu (skar) anlamında da kullanılır, İskele: Σκάλα (Skâla). Aynı zamanda merdiven mânâsına da gelir, Karavana: Χαριβανός (Harivanôs). Büyük yemek kabı, Karizma: Χάρισμα (Hârisma). Bahşiş, hediye, Allah vergisi. Χάρις (Hâris): Letâfet, nezâket, hüner, iyilik, hidâyet, lütûf, nimet, af, hatır, şükr. Bu kelimeden türetilmiştir, Kestâne: Kάστανο (Kâstano), Kırtasiye: Χαρτες (Hartes). Kâğıt kelimesinden türetilmiştir, Kilometre: Xιλιόμετρο (Hiliômetro). Χιλιός (Hiliôs): Bin-Μετρο (Metro): Metre. Bin metre,
    Kirve: Κύριος (Kîrios). Bay, bey, efendi, beyefendi. Anlam genişlemesiyle, Sünnet törenlerinde, çocuğun “mânevî baba”lığını yapan ve kimi zaman da bütün masraflarını üstlenen kişi mânâsına. Bir diğer sava göre ise, kelime, Yezidîler (Ezidîler) tarfından kullanılan, “Khirfê” sözcüğünden gelmektedir. Bu sözcük de aşağı yukarı aynı anlamda kullanılmaktadır, Mağara: Μεγαρον (Megaron). Oda, Ev, oturulan mekân. Anlam genişlemesiyle, in, büyük oyuk, büyük kovuk mânâlarını yüklenmiştir, Makina: Μεχος (Mehos): Araç,

    ”Anadolu”, cahillik nedeniyle talafuzda zorlanan ilkel kitlelerin, ”Anatolia”, Ana-Tolia’ yı söyleyememelerinden türeyen sahte bir ad’dır. Göçebe barbar kitlelerin Anatolia’ya akınları, akabinde uygarlığı yakıp yıkmaları, sadece yerleşim alanlarının adlarının çarpıtılması, yanlış söylenmesi ile sınırlanmadı. Türkiye’de ki isimlerin yaklaşık % 84″ ünün Türkçe olmayışına rağmen, hafıza kaybına uğrayan kitlelerin bunların kökenini oluşturan uygarlıklardan öcü gibi kaçmaları, bilinçaltlarında taşıdıkları ”ana, anne” ye yönelik negatiflik, kendilerinden olmayanlara duydukları piskolojik vurgunun bir ifadesidir. Bugünkü Türkiye’de, fertlerin dişi komponentlerine savrulan aşağılayıcı hakaretler, Türklerin halen konsistent olarak yaşadıkları Türkmenistan veya diğer Orta Asya ülkelerinde rastlamak mümkün değildir. ”ana” küfürleri ile kinli ruhları rahatlatmanın yöntemini bulan pirimitif güruhlar, bunu kültürlerinin de belirgin bir hattı haline getirmişlerdir. Dünya da hiç bir toplumunda dejenere olmuş Türkler’deki kadar Anne veya kişinin dişi eşini hedefleyen bu kadar küfür görülmemiştir. Hiç bir Alman, başka bir Alman’a kızdığında onun Annesine hakaretle işe başlamaz. Avrupa toplumlarında genellikle kişinin kendisi hedeflenir ve oral çatışmada o kişinin olumsuzlukları veya zayıf noktaları hedeflenir. Doğu toplumlarında çokça ratlanan hayvanlara benzetmeler, şamanist kültürden etkilenmiş alanlarda doğal bir kültür olarak devam ediyor. Türklerin devr aldıkları şimdiki küfür kültürü esasen Bizans’ların son dönemlerinde ki dönemin bir mirasıdır. Bu küfürbaz kültürü başlatanlar tabii ki din değiştirip Müslüman olan Rumlar’ın kalıntılarıdır. Dikkat edilirse, ”ulan” ile başlayan ve aile fertlerini ”ana”dan başlayarak rencide eden, piskolojik saldırılar mentalitesi, Anadolu’ daki kültür yıkımı ile şekillenmiştir. Orta Asyalı göçmenler, Osmanlı saray geleneğinde olduğu gibi, Müslüman olmayan kadınlarla evlenir, eş seçimi yüzde doksan bu yönde olurdu. Özellikle Selçukluların son dönemlerinden itibaren gelen göçmenler, direkmen Bizans’lılardan arta kalan, Türk olmayan Rum, Ermeni ve diğer onlarca etnik toplumlarlardan kadınları eş alarak 2 – 3 göbekte anadolu’da ki yerleşik toplumda eriyerek melezleşti. Bizans’tan tek fark sadece İslam’laşma idi. ” Ana” buranın yerlisidir, Baba ise Orta Asya’dan gelmiştir ve o hedeflenmez. Asker doğan Türk, ekmeğini yediği, suyunu içtiği Anadolu’ nun ‘Ana’sına küfürü de doğuştan almış gibidir…Yoz kominikasyonu, melezleşme döneminden itibaren genlerine işleten doğunun bu ilkel göçebeleri bu topraklara kötü bir miras bıraktılar.

    ORDU:
    Türk ordusunda askerlik yapan her genç, hayatında duymadığı küfürleri, burada sözde şanlı, kahraman, sırtı yere gelmez apoletlilerden duyar! Eline kamçı alan her lümpen subay, ilk olarak, sözde ”vatan görevi” yapmaya gelmiş garibanların bütün sülalesini düzme seremonisi ile ”eğitime” başlar…Düyada, küfür etmede rekor kıran Türk ordusunun dinciler tarafından kapitüle ediliş biçimi, kendi halkına karşı aslan kesilen bu köhne gücün kofluğunu gözler önüne serdi. Askere giden yoksul gençlerin beyinlerini zorla yıkayarak, işkence ve zulümle sözde resmi Kemalist ideolojiyi savunma adına, ırkçı dinci Türk-İslam sentezini aşılamada etmediğini bırakmayan ordu liderliği, sarıklı türbanlı tarikatçıların önünde pısırıkça diz çöktü. Generallerin hemen hemen hepsi pişmanlık getiriyor, başkalarına terörle dayattıklarının arkasında durmak yerine, kendilerinin de ne kadar İslamcı olduklarını ispatlamak için, saltanatlarını korumak için vede yağma ve talandan pay almak için bukalemun gibi renk değiştirmeye devam ediyorlar.
    Varlığı tamamıyla dışa indeksli 1 milyonluk resmi ordu, içi boş, çeşitli menfaat şebekelerinin at oynatığı yabancı güçlerin elinde eskimiş bir oyuncaktan başka bir durum arzetmiyor.
    Kürt, Ermeni veya bir Rum(dikkat edilirse bu milletler Anadolunun kadim halklarını temsil ederler) gördüğü zaman şaha kalkan, ama sarıklı kabadayı çetelerini görünce hemen saf değitirerek, arap devletlerinin dönek subayları gibi aşağılık bir manzara yaratan bu ordu, savunma değil, yeniçeriden kalan o mirasın devamı derdindedir.

    AKP:
    AKP, kendisinden öncekiler gibi işkence olaylarının faillerini koruyor. Türkiye’de güvenlik güçleri tarafından yapılan işkence, kötü muamele ve öldürme olaylarının dokunulmazlık zırhı altında devam ettiği açık bir biçimde ortada duruyor. Türk ordusu ve polisini, eğitim ve öğretimin her alanını avucunda tutan AKP kabadayılarının, küfürü devlet organlarında yasaklamaları için yeni bir anayasa yapmalarına gerek yokken, bu noktada da öncüllerine sadık kalıyorlar.
    Emniyet teşkilatının yasal kadrosu 230.928 kişiyi buluyor.1994 yılı rakamlarına göre fiili kadro 146.303 kişi olarak belirtilirken, münhal kadro miktarı 24.625 kişiye ulaşıyor. Bu kadroları yöneten “çekirdek” giderek özel eğitim veren akademilerde yetiştiriliyor. Kendisi de bir mafia elemanı olan eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, bu görev tanımını, “”Özel eğitim” normları ekseninde belirginlik kazanan polislik bilinci, ordunun “cumhuriyetin yılmaz bekçiliği”” diye ifade etmişti. Ana yöntem aynı kaldı: İşkence.  Türkiye’de; tekelli polis devletinin otoriter hızının en saldırgan yöntemlerinden biri işkencedir. AKP döneminde toplam 7.394 işkence olayı belirlenmiştir. Mağdurlarının herhangi bir açıklama ve başvuruda bulunmadığı işkenceler bu sayının dışındadır. Bu işkencelerin ağırlıklı olarak polis merkezlerinde yapıldığı biliniyor. AKP’ nin sorumlu olduğu devlet görevlileri tarafından yapılan insan hakları ihlallerini, tarafsız ve etkin bir biçimde soruşturabilecek bağımsız bir kurum olmadığı için ve güvenlik güçleri tarafından işlenen insan hakları ihlalleri için merkezi bir veri toplama sistemi bulunmadığı için, kanunsuzluk artarak devam ediyor.
    AKP’ nin gücünü oluşturan Türk yargısına, polis ve askerine, özellikle 12 Eylül askeri darbesinden bu yana sadece toplumun en kötü ahlaksız unsurları, işkenceci sadist unsurlar, ırkçılar ve İslamcılar alındı. OHAL, Sıkıyönetim ve DGM mahkemeleri dönemlerinden miras alınan, resmi olmayan gözaltılar sırasında, gösteriler sırasında ve sonrasında, hapishanelerde ve hapishane nakilleri sırasında işkence ve kötü muamele uygulaması tabi ki devam edecektir. Devam eden, işkence altında alındığı ortada olan ifadelerin asıl kanıt unsurunu oluşturduğu davalar ve mahkemelerin bu tür kanıtları kabul edilebilir sayması, AKP tarafından devam ettiriliyor.
    Seviyesi düşük, marijinal kalmış, kendini ifadeden aciz ipsiz sapsızlara polis üniforması giydirildiğinde olacak budur. AKP döneminde islamcı kesilen sadist polisin eline düşen bir vatandaşın piskolojik alanda gördüğü işkence cuntacılarınkinden az değildir. Allah düşürmesin düştünmü adamı ya sakat yada astı kendini yok camdan attı, yok çok alkollu idi” derler. Dünyanın en adi katil, rüşvetçi, ahlaksız zalim işkencecilerinden oluşan bu devasa polis gücü AKP döneminde daha da kuvvetlendi. Türkiye’ de Polis’e düşen bir insan hayatının en kötü dönemini geçirmeye mecburdur. TC poliisinin suçsuz insanları rencide derecesi dünyada üniktir. İslamcı kesilen bu soytarı sürüsünün küfürlerinde azalma değil artma görülüyor.
    CHP:
    Askeri diktaları altan alta destekleyen ırkçı islamcı CHP’nin kendi kimliğine dönüşü ya da boyanın dökülüp altta ki gerçeklerin ortaya çıkmış olmasıdır. CHP, Almanya ordusundan daha büyük bir kapasiteye (98.000 dinci asker)sahip olan İmam-hacı-hoca ordusunu (diyaneti) destekliyor, zorunlu din dersleri denilen islamcı ideolojik çalışmaların arkasında duruyor, türban va çarşaf reklamını yaparak kadınların köleliğe sürüklenmeleri prosesini hızlandırmaktan da geri kalmıyor… Bu haliyle CHP, ana hatlarıyla, Arap memleketlerinde faaliyet gösteren yobaz partilerden önemli bir farklılık göstermiyor.
    CHP İttihat terakkinin devamıdır. Ermeni, Süryani soykırımı, Rum soykırımını ve Anadoludaki diğer yerli hakların yokedilmesi sürecini ilerleten bir akımın devamıdır: 1880 lerden beri başlatılan temizlik hareketlerini yöneten bir partinin mirasçısıdır.
    Soykırıma uğradığı halde sürgündeki milyonlarca insanı bu soykırımı hak etmiş gibi göstererek, ortada bir isyan ya da ‘terörizm’ varmış gibi havalar yaratıp, yeni soykırımlara zemin hazırlayan neo diktacı CHP zamanını tamamlamıştır.
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel

  5. CAMİ MİNARELERİ VE ”EZAN OKUMA”!
     
    Cami minarelerinden bağırma ve çağırmalarla yabancı bir dilden yapılan ”ezan okuma” zamana uymuyor! Cami enflasyonundan dolayı birbirine karışıp kuru gürültü şeklini alan ”ezan okuma” ters tepme sürecine girmiştir…Bu kuru gürültüye tabi kılınan şehir sakinleri Müslümanların kendilerinden nefret etmeye başlamışlardır. Belirli bir zamanlama ve sistematiğe tabii omayan çağdışı imamlar gürültüsünün insanları dine çekmekten ziyade piskolojik olarak rahatsız ettiği istatistiklerle ortaya çıktı. Modern hayat şartlarına ayak uydurmayan fanatik örgütlerin propoganda mekanizmasına entegre parazit imamlar sürüsünün, zamanını dolduran bu baskıcı dayatmacı eylemine son vermenin zamanı gelmiştir. Bağırıp çağırarak kimseyi herhangi bir dine çekmek mümkün değildir. ”Ezan okuma”, adı altında, ortaçağ kültürü ile şartlandırılmış yüzbinlerce imamın, hayvan sürüsünü yönlendiriyormuş gibi birbirine karışan haykırışları arasında kalan insanlara yapılan eziyet daha ne kadar sürecek? Anadolu’nun Müslümanlar tarafından işgali döneminde Kilise Çanlarını bastırmak için sistemli şekilde uygulanan ”ezan okuma” bugün saçmalık derecesini almıştır. Çanları çalanlar ortadan kaldırıldığına göre İmamların bu gürültülerine gerek varmı?
    Eğer “ezan okuma” dinsel inanç alanında çözüm olabilseydi, Ortadoğu’da Müslümanlar bu güne kadar birbirlerini boğazlar mıydı?
     
    1980 GENERALLERİNİN “HER KÖYE BİR CAMİ” SLOGANININ YANKILARI ÇAMLICA TEPELERİNE VE TAKSİM’E DAYANDI.

    R.T. Erdoğan:”…Çamlıca Tepesi’nde televizyon vericisinin hemen yanındaki alana İstanbul’un her yerinden gözükecek şekilde dizayn edilecek dev bir camii yapılacaktır. İnşaat çalışmaları, iki ay içinde başlayacaktır. Üsküdar’ın camlarında artık farklı yansımalar olacak.”

    Dünyada, Başbakanı Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneği Başkanı gibi çalışan ikinci bir ülke daha yoktur!

    Minare ve türban fabrikası AKP rejiminin temelleri 1980 lerde atıldı. Generaller, bir ellerinde kamçı, diğer ellerinde İslamcılığın minaresi ile etrafa dehşet sallıyorlardı. Kenan Evren, her köye bir cami, her Türk’e bir imam sloganı ile terör estiriyordu. İslam’ın kara lekesi Diyanet ve diğe envay çeşit tarikat cemaat şürekası bunu fırsat bilip kendi amaçları için gerekli konstrüksiyonu kurmaktan geri kalmadılar. Askerlerin desteğinde her tarafa binlerce cami, imam hatip, Kuran okulları kurularak, Rabıta ve diğer İslamist locaların da desteği ile mezhep ve cemaatlerin kadrolaşmasına süreklilik kazandırıldı. 1990 yıllarından itibaren bütçenin büyük payı bu İslamizasyon ve Mehmetçiğin kirli savaşına aktarılarak bugüne gelindi. Zorunlu din dersi uygulaması Askeri çetelerce sağlandı, İslamcılığın devlet eliyle desteklendiği, Cemaat ve tarikatların ekonomik alanda büyüdüğü, holdingleştiği bu dönem AKP iktidarının öncüllü oldu.
    Orta Çağ Müslümanları baktıkları her yerde görünmez bir düzenin aşikâr işaretlerini görmüştür. Osmanlı halifeliği onlar için dünyadaki kutsal birliği temsil eder. İslam geleneğinde akıncının kılıcı, caminin yüksek minaresi gerçeği simgeler ve buna benzer sembolik ilişkilendirmeler sürer gider. Orta Çağ dinî düşüncesinin bu türden yüksek minareler ve oradan yapılan ezan okumalarla sağlanan sistemli propoganda yoluyla korku ve kasvetin sürekli tekrarlanmasının sağlanması temelinde piskolojik hakimiyetini kurduğu gerçeği, başta AKP olmak üzere Türk islam sentezini savunan güçlere ilham vermeye devam ediyor. Korkunun varlığını sorgulamak bile gereksiz: Bunu görmek için camiler yoluyla sağlanan ürkütücü marşlara bakmak yeter. Erdoğan camisi- Çamlıca camisi- 30 000 kişilik bir kitlenin piskolojik şekillenmesini sağlayacak, bu Himler’in beyin yıkama yerleşkelerinin tümünden daha büyük olacaktır.
    Karanlık Osmanlı Tarihinin sayfalarını dolduran fetihlerin elebaşıları, büyük camiler kuran padişahlar egemenlik sistemlerinin zincirinde ana halka olarak dini kullanmış, köleciliğin, tefeciliğin, sistemli işkencenin, insan kırımcılığın, yağmacılığın ideolojisi olarak da savaşı meşrulaştıran İslam dinini seçmişlerdir.
    İşte Erdoğan’ın sözleri; ”Avrupa yakasında bir Süleymaniye var, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki ilk eseri Şehzadebaşı Camii var. Bir diğer tarafta Sultanahmet ve Fatih camileri var. Fakat bu yakada böyle bir cuma camisi, bir selatin cami mevcut değildi. Arzu ettik ki, bu yakada da birkaç tane selatin cami, cuma camisi olması lazım. Bu kararı verdik…” İstanbul’un Anadolu yakasında, Avrupa yakasında olduğu gibi sultanlara layık bir “Selatin” cami yok, onun için İstanbul’un her yerinden rahatça görülen Büyük Çamlıca Tepesi’ne bir Selatin Camii yaptırayım. Nasıl olsa 2014 yılında Türkiye’nin yeni sultanı olacağım. İnşallah bu cami 2014 yılında biter ve biiznillah sultan olarak ilk cuma namazını da orada kılarım. Hatta kim bilir belki de cuma namazını bizzat kıldırırım. Tıpkı Fatih Sultan Mehmet gibi.
    Osmanlı padişahlık sistemine yaklaşmaya, başkanlık sistemi ile adım atmaya çalışan R.T. Erdoğan, Taksim ve Çamlıca’da geriye kalan son yeşil alanları da Müslüman betonuna dönüştürmede kararlı görünüyor. “Türk Millî İslamı” hattında ilerleyen AKP “islamcı devlet” kurma sürecinde, Ortadoğu ve Afrıka’ da devletlerin hem dinin sağladığı meşrûiyete, hem de gerginlik stratejisinin bir unsuru olarak İslâmcılığa gerek duyduklarını gerçeğinden hareketle, dünya düzeyindeki hâkimiyet ilişkilerinin ve özellikle de petrol alanlarına hakimiyet kurma alanında İslâm’ın oynadığı rolün önemini görüyor ve stratejisini ona göre uyarlıyor. Bu, sembolik düzeyde “ümmet”in mazlum konumunda olduğu izlenimini uyandırırken, – Erdoğan herzaman ki gibi mağdur rolünü oynamaya devam ediyor- Türkiye’de İslâmın ve İslâmcılığın “millileşmesi”ni, devletleşmesini, askerileştirlmesini de hızlandırmaktadır. 1980 lerde Kemaliz’mi İslam’a entegre etmeye çalışan cuntaya rağmen başgösteren yetersizlik, inşâ halindeki milli Türk islam devleti “milliyetçiliği” dinle meşrûlaştırmaya, dini millî kimliğin bir parçası olarak kabul etmeye, söylem ve pratiklerine dahil etmeye hız vermek için, Türkiye’de islamın baş locası kabul edilen Nakşıbendicilerin diğer sunni tariklatlarla kurdukları iktidara geçme sürecine geçmeye mecbur kaldılar. Bu yolla ümmet, İslâm’ın “millî sınırlar içindeki parçası” haline indirgenirken, millet, mahallî sınırları aşan bir cemaat olarak temsil edilmeye başlandı. Din sınır-tanımaz bir “kardeşlik” ögesi olma niteliğini yitirirken, millet, teorik olarak kendi karşıtı olan bir unsuru içermeyi kabul ederek meşrûiyet kazanabilidi.

    İÇ SAVAŞ DOKTRİNİ OLARAK İSLAMCILIK.

    AKP, İslam ve ümmetçiliği bir iç savaş doktirini olarak benimsemektedir. Dinî referansların ve kurumların meşrûiyet ve kontrol mekanizmaları olarak kullanılması, devletin dinî sahayı tekeline alma teşebbüsleriyle eşanlamlı hale gelmiştir. AKP’ nin başını çektiği post modern Osmanlıcılık, kültürde, sanatta, Osmanlının en güçlü olduğu dönemin sembolleri olan cami, türban ve yüksek minareleri, oradan fışkıran ideoloji ve onu taşıyacak geniş kitleleri reformasyona devam ediyor.  AKP’nin kurtları olan Cuntacılar milli İslam’da diretmişlerdi. Genelkurmay bu şartla Erdoğan’a tam desteğini vermiş durumdadır. İran’dan yayılan islam’a karşı bir Türk İslamı: devletin hakimiyetindeki “millî din” istikrar unsuru ve Kürtler üzerinde otoriteyi sağlamada önemli bir faktör olarak görüldü. Askeri klikler Musolini’yi örnek alıyorlar ama bu AKP’ye de yarıyor. Erdoğan Berlosconi kardeşliği boşuna değil! Bu “ihtiyaç”ın sadece yönetici kliklerin dünya görüşüyle izah edilemeyeceğini belirtmekte fayda var. Partiler, kendi meşrûiyet kaynakları olarak kullandıkları dinî referansları “millileştirirken”, bu referanslara başvuran kendi dışlarındaki sosyal ve siyasal İslâmî/ İslâmcı aktörlere, doğal olarak, “Beşinci Kol” statüsünü uygun görüyorlar. TC klikleri, İslâmcı Suudi Arabistan Kralı Faisal’ın kuruculuğuna öncelik ettiği İslâm örgütlemelerine katılıyor, Katar ve diğer kukla devletlerin örgütledikleri mezhep çatışmalarına direk katılıyorlar. Suudi Krallığı, İslâmcı ülküsünü, Türkiye Cumhuriyeti’ne benimsetmeye devam ediyor. Öteden beri; “Biz şeriatçıyız elhamdülillah, amacımız Allah, önderimiz Hz.Resullullah, ana yasamız Kur-an, yolumuz cihat, en yüce gayemiz ve arzumuz ise Allah yoluna şehit olmaktır” Söylemlerine hemen hemen bütün siyasi partiler katılıyor… CHP’ cilerin seçim çalışması adına çarşaf ve türban dağıtmaları, kitlelerle alay ederek onların kafalarına çuval giydirmeleri de bu sürecin vahametini göstermektedir.
    Türkiye’de, çağ dışı kurumlar sadece maddi zararlarla kalmıyorlar. Şehir sakinlerine manevi zarar vermekten başka özelliği olmayan bu parazit kurumlar yüzyılların birikimi olan yağma ve talanlarla sağladıkları ayrıcalıklarını gaddarca sürdürüyorlar… Öyle ki; bu ülkede hala insanları sosyo-politik alanda tarikat-aşiret ve cemaatler yönlendirmektedirler. Diyanet denilen kan emici kene bir paramiliter güç olarak ayakta duruyor. İnsanların arasına dini bahanelerle nifak sokar, Televizyon ve gazetelerde her türlü rezillikler yapar,siyasetçilerin çıkarları için suistimal eder ve din maskeli askeri politik bir güç olarak iç savaş doktirinini uygular…
    Maddi açıdan da külfettir Diyanet bu ülkenin sırtına. 2013 yılı bütçesinde devletten aldığı pay bazı bakanlıklardan fazladır. Müftülerin çoğu bugün bezirgân saltanatı misali saltanat sürmektedir. 100 000 lerce parazit imam hacı hocayı besleyen diyanet, İnsanların iyi niyetini suistimal eden Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’nin en gereksiz kurumudur, derhal kaldırılmalıdır.

    Hakkımız Haram olsun
    Cami, imam, hacı hoca takımının kültür depremine hayır demenin, Dünyanın en büyük camisini kurma sevdası ile doğayı yabancılaştıran, eko sistemi yıkan bu sürece dur demenin zamanı gelmiştir.
    Çamlıca’ya ve Taksim’e cami istemiyoruz!

    İmza için buraya klikleyiniz
    https://www.change.org/petitions/%C3%A7aml%C4%B1ca-tepesi-ne-30mart-ta-kazma-vurman%C4%B1za-r%C4%B1zam%C4%B1z-yok-bu-sizi-ilgilendirmiyor-mu-camlica?utm_campaign=autopublish&utm_medium=facebook&utm_source=share_petition
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Sezer Aşkın,
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Bedri Engin,
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara

  6. AVRUPA VE ENTEGRASYON
     
    Avrupa kapıları açılınca, Anadolu’da, boy-aşiret-kabile sosyo-kültürel aşamasını aşamamış milyonlarca insan direkmen Avrupa’ya yöneldi. Büyük kitleler, Türkiye’ de yükselmeye başlayan ırkçı – dinci ideolojilerin yörüngesinde, bir yerleri talan ve yağmaya gidiyormuş gibi, hiç bir kural ve kaide tanımadan Avrupa’ ya akın etmeye başladılar. Orada yüzyıllar boyunca nice emek ve alın terleri ile kazanılmış haklara tepeden konan ve aynı zamanda da bu hakların yokedilmesinde yeni bir dönemin açılmasına yol açan bu kitleler, kanunlardaki açıklardan yararlanarak, soy-soplarını son ferdine kadar beraberlerinde sürükleyerek, 1000 yıl önce Anadolu’ya akın eden atalarının yaptıklarına benzer bir durumun ortaya çıkmasını sağladılar.
    Anadolu’yu Müslümanlaştıran çöl ve step kabilelerinin sosyo-piskolojik yapısının nüveleri burada kendisini yeniden gösteriyordu. Aile kurma veya birleşimi adına soy sop evliliği yapılıyor, bebekler daha ana karnında iken kuzen ve yeğenlerle ‘evlendiriliyordu’, azami bir kitleyi sürüklemek için insanlar tekrar tekrar evlendirilip, boşandırılıyor, kadınlar oturum almak için, birer kağıt parçası olarak kullanıldıktan sonra, ödenek, din vatan uğruna fedekarlık adına susturulup sokağa atılıyordu. Ama tam hızlada her sene bir çocuk yapılıyor ve bunlar tarikat ve cemaatlere birer hediye olarak teslim ediliyordu. Tarihteki aşiret- klan- boy yapılanmasının Anadolu’dan alınıp, Avrupa’nın göbeğine yerleştirilmesi işte böylece bir gerçek oluyordu.
    Kan bağlarının temel rol oynadığı kapalı sülale evlilikleri ile çoğalan bu kitle içerisinde görülen olağanüstü derecedeki uyumsuzluk, şizofrenik hastalıklar, doğan çocuklarda ki aşırı agresyon, biyolojik çarpıklıklar, zeka derecesindeki feci düşüşün temellerinde, yalnızca dış faktör değil, aynı zamanda, aile zorlamaları ile gerçekleşen bu yakın kan eviliklerinin yol açtığı genetik deformasyon da önemli bir faktör olarak kendini gösteriyordu. Böylesine bir temel üzerinde yükselen bir kitle, yalnızca Avrupalılarla değil, Çin’liler, Avrupa’ ya gelmiş İranlılar, Kore’liler veya şili’ lerle de entegrasyon problemi yaşıyor!!…

    Bu kitlenin sosyo-piskolojik yapısı 1400 yıl evelki Arap aşiretlerinin durumundan hiçte ileri değil:
    Halife Ömer peygamber Muhamet’in kızının kızını alarak, hem de 60 yaşında ve 12-13 yaşında bir kızı alarak o dönemin aşiret kültürüne uyuyordu. Ebebekir’in kızı Muhammed’e, Muhammed’in kızı Osman’a, Ömer’in kızı Muhammed’e, Muhammed’in kızı Ali’ye, Ali’nin kızı Ömer’e vs. vs. İşte bu cümbüş yapı Anadolu’ dan Avrupaya hala akın etmeye devam eden, aynı yolda ilerleyen kitlenin de esas karakteristiğidir. Muhamet döneminde Arap aşiretleri bu taktikle ultim bir nüfus patlaması yaparak 3 yıl içerisinde 30 dan fazla ülkeyi ele geçirdiler. Bu taktik Orta Asya siteplerinden akıp gelen Müslümanlaşmış boyların, Anadolu topraklarını ele geçirmeleri sürecinde de temel bir rol oynadı.
    R. T. Erdoğan, şimdiki hedefimiz 2071 şifresi ile, Avrupa göbeğinde betonlaşmış, aynı ideolojik- politik yapıya sahip tarikat ve tekkelerin denetimindeki klan-soy-sop topluluklarının önüne, bilinen hedefi yeniden koyuyordu.
    Kendilerini kıskaç altında tutan, onların potansiyellerini negatif yönde değerlendiren örgütlenmelerden kurtulamayan insanların baş sorunu kuşkusuz işte kendilerinin yarattığı bu uyum(entegrasyon)sorunudur. Bu sorunun içinde, davranış kalıplarındaki anormallikler, sosyalleşme sorunları, duygusal savrulmalar, yalnızlık ve itilmişlik duygusuna kapılma, ebeveyinlerden devralınan kabile-aşiret kültürel varlığının parçalandığını düşünme önemli içsel sorunlardır. Kısacası uyum sorunu içseldir.
    Yağmacı talancı Osmanlı güruhu bu aşiret klan boylarını gurbet denilen alanda da yakaladı…Askerlik parası, vize parası, ayakbastı parası ve dini hizmetler adına bilinen haraçlar konuldu. Göçmen işçi kitlesine Avrupa’ da doğan erkek çocukları için askerlik parası adı altında binlerce Mark ödeme zorunluluğu getirildi. Dini hizmetler adına bilinçsiz kitle kandırılıyor, imamların 2. maaşları bile bunlara ödetiriliyor, Tekke ve cemaatler devlet desteğinde Avrupa’da cirit atıyor, memleketini terkedenleri geldikleri yerde de rahat bırakmıyorlar. Kapalı kafes toplumu hallerinde, çanak antenlerle önlerine konulanların dışına çıkmayan kitle, 2 vatan oyunu oynuyor, ama bunların hiçbirinde yaşamıyor. Mekke’ ye Hac hizmeti adına Suudi Arabistan’ ı kendi vatanı olarak görüyor ve kişi başına en az 15 000 Dollar ayırıyor. Geldikleri Türkiye veya bir Arap ülkesini de kendi vatanları olarak görüyor ve oraya da askerlik görevi, vatan görevi adına, her genç başına 10 000 Euro ayırıyor. işin garibi ise gövdelerinin durduğu yere vatan değil, kafir’in gurbeti’ diyorlar. Avrupa’ da yaşayan bu Müslüman nüfusun %97 si yaşadıkları, oturdukları yere ‘vatanım’ demiyor. Avrupa’ da oturan ama ruhen başka yerlerde olan bu ucube insan tipi tarihte üniktir. “Ecdadımız” deyip, sadece kafa kesip fetih yapmış bir padişah tasavvuruna sahip cahil kitle, o padişahların kafa/kol kesen Ortaçağını yansıtan filmler dışında hiç bir kültür ve yaşam biçimine yanaşmıyor…
    Herkesi Müslüman ve Türk yapmayı ana hedef seçen binlerce organizasyon Özal_Evren Türk İslam sentezi çizgisine bağlı olarak uluslararası örgütlerle beraber hakimiyet altına alıyor ve onları uyumsuzluğa sürükleyerek kendi amaçları doğrultusunda kullanılıyordu…Din kardeşiyiz’ kandırmacasıyla insanların dini hassasiyetlerini sömürüp,dini bütün bir yaşam tarzına sahip Irkçı bir İslam dairesinin dışına çıkmayacak kitlenin çoğaltılması, başta Türk İslam kavramı olmak üzere, ırkçılığı veya kavmiyetçiliğin, göçenlerin doğal kültürünün önüne geçirilmesinin amacı budur işte. 

    Avrupa’ nın hemen hmen her şehri çanak Televizyon antenleri ile donatılıp, cahil kitlenin saçma sapan mafya dizileri ve sahte medyanın dezenformasyonu dışında herhangi bir bilgi kaynağına ulaşmasının önüne geçiliyordu… Yeni doğan çocuğa türbanı hazır tutuluyor, bebeklere ilk öğretilen kelime ‘ pis gavur’, düşman ‘ kafir’ oluyordu…Eğitimsiz cahil kitle, kendisi ahırda ki hayvan muamelesi ile yetiştirildiğinden dolayı, kendi çocuğunu da aynı hayvan muamelesi ile yetiştiriyordu. Günde bir kaç defa ‘ sıpa’ ve diğer hayvan adlarını duyan çocuklar bu kadar kötü bir eğitim ve terbiyenin etkisinde, Avrupa hapishanelerinin sabit birer müşterisi olamaktan öteye gidemiyorlardı. Bu dönemde suç nisbetinde ve çeşitlerinde değişiklik ve artma başladı. Avrupa hapşshaneleri Türk Müslüman gençlerle dolmaya başladı. O zamana kadar ekseri adam öldürme, dövme ve hakaret gibi ihtiras suçlarına rastlanırken, bu defa namus cinayetleri, hırsızlık, gasp, eşkıyalık, kalpazanlık suçları ekseriyet kazandı. Politik İslam, herzamanki gibi, şimdide suç işlemeye yatkın kitleyle başarıya ulaşacağını iyi biliyor ve kriminal unsurlardan binlerce kişiyi etrafına topluyordu.
    Şimdilerde anti Avrupai, dinci ırkçı bir yapının altyapısınin başarılı bir şekilde inşa edildiğini görüyoruz. Tarikatların cirosu milyarlarla ölçülüyor. Her tarafa büyük camiler kurulmuş, militan kadrolar her kuruma sızarak büyük güç toplamış, gövdesi Avrupa’da, aklı ruhu Türkiye, Pakistan veya Arap çöllerinde olan 50 milyonun üzerinde Müslüman bir kitle bir araya getirilerek, entegrasyon değil, dezentegrasyonun hızı artırılmıştır.
    Din, iman katarak iyice zehirlenmiş bir Arapçı, Türk ırkçılığını yaymakla Avrupa Birliğine entegre olunamaz. Bunlar ancak, ondan ne kadar uzaklaşabileceğinin ispatları olabilirler.! Benzerliklerini, ortaklıklarını değil de, misafir olunan yerde yaşayan insanları korkutan ucube, tehlike olmanın yollarını aramakla oraya entegre olunamaz.
    Devlet politikalarından hedeflenen, yağma talancı hükümetlerin siyaset edindikleri “kolonileşme”, yi teşvik eden, “Avrupa İslamı, Türklüğü”ne oynayan, her türlü toplumsal gelişmeyi köstekleyen ve post modern sultanlığa oynayan, hırs şöhret peşindeki yeni din mafyasının güvenlik siyasetine hizmet eden bu imamlar ordusu- Diyanetin 90 000 civarındaki devasa kadrosu ve de gönüllüce cemaat ve tarikatlara katılan yüzbinlerce militan-, esasında Türkiyenin kuyusunu kazan, onun AB üyeliğini tümden dinamitleyen en büyük faktördür. Müslümanların kanserleşmiş ebedi yayılma ihtiyacını karşılamaktan başka bir şey yapmayan bu imamlar ordusu, entegrasyon değil, yakıp yıkma ve yağmalamanın peşindedir.
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    Esin Duran, N. Gök,
    Sezer Aşkın,
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Bedri Engin,
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız

    http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi

  7. Kanı, öldürmeyi kutsayan bir bayram, bayram olamaz!

    “Kurban” ve “Bayram” kavramlarının birlikteliği ilkel kabile dönemlerinden kalan bir mirastır. Kurban Bayramı diye koyun resmi gösterip, üzerine “kurban ibadettir” yazmak, bunu devlet desteğinde olağanüsütü derecede abartarak, uzun tatil adı altında, çığ gibi büyüyen şizofren ‘kutlayıcı’ kitlenin daha çok hayvanın canına kıymalarını sağlamak, eko sistemin dinamitlenmesi demektir. 1920- 1930’larda Türkiye nüfusu 10 milyonlardaydı, 1927’de yapılan bir sayıma göre Türkiye’nin nüfusu 13.648.000 olarak saptanmıştı. O dönemde kesilen hayvan sayısı da onbinleri geçmiyordu, şimdilerde din iman adına kimlik bunalımına sürüklenen 75 milyon insanın ‘bayram kutlama’ adı altında bir günde kestiği hayvan sayısı ise milyonları geçiyor.

    Bayram ve doğayı tekbir ruhuyla imha etmek! 
    Ramazan ve Kurban bayramlarına tekbirli savaş naraları ile giren beyni yıkanmış milyonlarca insan neden bu kadar çok hayvanın canına kıydığını bile bilmez! Müslümanların çoğu henüz cehalet dönemini yaşıyor:gözü dönen, ağzında salyalarla nârâlar atan Islamistlerin Ramazan bayramında yaptıklarına bir bakalım: Ilımlı İslamist diye ortaya sürülen post modern Osmanlıcı, devşirme sömürge valilerinin himayesinde sağ ve soldan toplatılan Akıncı ve Mücahitlerden oluşturulan, Batı ve petro-dolar Şeyhleri tarafından para, silah ve en modern komünikasyon araçlarıyla donatılan Özgür Suriye Ordusu ramazan da El Babe kasabasında Postahane’yi basarak görevlileri teslim alıyor, yüksek bir binanın üstüne çıkararak islam adetlerine göre başlarını keserek infaz ediyor ve aşağıda toplanan kalabağın Tekbir ve Allahuekber nidaları eşliğinde teker teker aşağı atıyorlar. Kalabalık çılgınca kendinden geçiyor.
    Bu vahşeti yapanlar, bu barbarlığa imza atanlar, kendilerine aynen AKP liler gibi ılımlı müslüman diye lanse ediyorlar. Tayip Erdoğan, Esad’ın bombalamalarına karşı cihad açarken, Türkiyede ki köy bombalamalarından da kendisinin sorumlu olduğunu es geçiyor! Halkı kurban koyun gören R. T. Erdoğan, göz göre göre kitlesel yerlere bomba koyan MİT elemanlarından haberi yokmuş gibi davranıyor, ama kendi kişisel çıkarı için ‘ …. Hakan Fidan’ı yedirtmem’, derken sanki hayvanat bahçesindeymiş gibi bir tavır takınıyor! MİT tarafından İstanbul alanında öldürülen masum insan sayıs az değil. Bunlardan tabii ki başbakan sorumlu. Almanya’da döner cinayetlerinde gizli servise bağlı bir muhbir var diye içişleri bakanlığı nerdeyse tümden değişti. Gizli sevisin başı hemen istifa etti. Sanki bir hayvanı diğerine karşı koruyormuş gibi konuşan TC başbakanı ise, bu tavırla, 75 milyonun hayvanat bahçesi müdürü imiş gibi davranıyor. Çete yöneten eşkiyalar gibi, ‘ulan onu ben sana yedirmem….’, diyen kabadayılardan başbakan olunduğu bir ülkede, ekranlara, çocukları öldürülmüş kadınları getirerek kendilerini maskeleyen, ipleri başkalarının elinde olan, bakan ve diğer yöneticilerden istifa beklemek abes olacaktır.. Cephanelik patladı çok ölü ve yaralı var, ama hiç bir bakan istifa etmiyor, nerdeyse bütün suç bir kaç çavuşa yüklenecek. İsviçre’de olsaydı savunma bakanı ve bir kaç general hemen istifa ederdi. Şimdi R. T Erdoğan Müslümanların liderliğine oynuyor, peki dünyanın en kötü diktatörlüğü olan Suudi Arabistan ne olacak? Suudiler Bahreyn deki göstericileri bombaladıkları zaman neredeydi AKP nin ılımlı demokrat Müslümanları? Kendi halkını bombalayan imamın ordusu bu eşkiyaları eğitmeye örgütlemeye hız veriyor. Belli ki Suudilerce pompalanan dolarlar takkiye yapan binlerce Türk subayını, Erdoğan’ın milisleri haline getirdi. Yeniçeri ağası kazan kaldırmıyor, kahraman mehmetçik şimdi de akıncı mücahit oldu! Katiller de oruçlu, katledilenler de.
    Şimdi aynı katiller sürüsü Kurban bayramı naraları atıyorlar: bu kitlesel kasaplık büyük kentlerde m.ö 3 000 yıllarına benzemiyor, görüntüler eski çağlardan daha geri gidiyor. 5 000 sene önceleri, insanlar bu adak olayını gayet terbiyelice yapıyorlardı. Şimdi ise öyle sahneler TV ekranlarında yansıyor ki şaşmamak mümkün değil, sokaklarda akan kanlar, kaçan danalar, koçlar ve kendini yaralayan bir sürü acemi kasap binlerce yıl öncesinden de geriye gidiyor.
    Hele elde satır, bıçak, özellikle çocukların psikolojisini bozan görüntüler uzmanların görüşüne göre de hiç de iç açıcı ve olumlu değil. Bu tür sahneleri küçük yaştan beri kutsallık diye algılayan küçük çocuklar birer ruh hastası olarak büyüyor ve sonradan işkence yapan, kafa kesen birer cani olup çıkıyorlar. Türkiyede ki çete kültürü, gençlerin çoğunluğunun mafia hayranlığından kopamaması, canlı katletmeye duyulan hayranlığın dünya geneline göre yüksek oluşunda bu faktör önemli bir rol oynamaktadır.

    Cahil kitle, okulları da tatil ederek bayram kutlama adına, bilinçlice tüm çocukları bu kasaplık ortamına zorla getiriyor ve onları yüzlerine kanlar fışkırtıyor. AKP yönetimince daha da uzatılan bu vahşet bayramı, zavallı çocukların beyinlerinin yıkanması için daha büyük bir fırsat oluyor. Hayvanı keserken ona gel bak deden koyunu kesecek şimdi büyünce sende kesicen denilerek çocukların kasap ruhlu yetişmelerinin temelleri atılıyor. O kadar mı bu etki hep sürecek yaşamlarında. Onlar büyünce kendilerini baş kesen birer malkoçoğlu, yeniçeri, Avrupayı fethedecek akıncılar olarak görecek ve masum insanların canlarına da acımasızca kıyacaklardır.
    Milyonlarca hayvanı bir kaç gün içinde vahşice yokeden, tüm bir kültürü, türban, çarşaf, yüksek cami minaresi, namaz, ramazan, sünnet ve ‘kurban kesme’ ile betonlaştıran Türkiye’deki post modern Türk İslam sentezi, özünde bir kültürsüzleşme, bir sanatsızlaşma, bir felsefesizleşme/fikirsizleşme, vasatlaşma (ve odunlaşma!) demektir. Kasaplık bayramının 6 güne uzatılması, her kişiye bir imam sloganın atılması, geleceğin karanlıklarını şimdiden haber veriyor. Her evin etrafi cami ile doluyor, imamlar ordusunun devasa propogandası altında kalan yeni nesiller birer ruh hastası olarak büyüyor. Tekbir ve Allahuekber nidaları her geçen gün artan cami sayısı nedeniyle çekilemez hale geliyor. Piskolojik işkence derecesini alan imam haykırışları sistemsiz olarak birbirine karışıyor ve sanki Anadolu yeni işgal edilmiş de kafirlerlerin Müslümanlaştırılması yeni başlamış intibasını veriyor. Arapça ezan okuma adına diğer insanları anormal derecede rahatsız eden imam_hacı hoca takımında birazcık aile terbiyesi olsaydı, bu yaptıklarının inanç ve tanrı ile bir alakasının olmadığını, sadece petrol şehlerinin yayılmacı hedefleri için piskolojik savaşa katkıda bulunduklarını itiraf edip, ibadetlerini terbiyelice ve kimseyi rahatsız etmeden yaparlardı. Bu memleketin hepsi kökten Müslüman olmuşsa bu kadar velveleye ne gerek var? İşte Müslümanların kendilerini büyük zarar verdikleri noktalardan biride budur. Bu kadar gürültü va patırdının tanrı ile alakası nedir? Minarelerden bir anda fışkıran binlerce Arapça haykırış, sistemli komünükasyon yapan hayvan hortlamaları derecesinde bile değildir, bu galeyancı hortlama o mahallede oturan bütün insanlara karşı en büyük saygısızlıktır. Türkiye’nin siyasi haritasında, bir moloch (çürümüş dev) olan ve sadece rant ve cihad (savaş) ile ayakta durabilen AKP, eski göçebe kültürünü İslam’a entegre etmeye hız veriyor. AKP İslamiyeti hoşgörüsüz, lanet, kötücül, dogmatik ve siyasi birşey olarak uygulamada Osmanlı kafasını örnek almaya devam ediyor. Anadolu insanlarının ruhunun/kültürünün/uygarlığının Kur’an kursuna indirgenmesi, kadınların çamaşırlarına, din-ahlak adına, sağlığı bozacak derecede müdahale edilmesi, tek tip islamist insan tipinin hortlatılması, kültür fakümü yaratmaktan başka bir şey değildir. Boşluğun bu kadarı klinik bir vak’adır ve bu çevrenin kültürel boşluğunun neden uzaydan daha boş olduğuyla da kimse cidden ilgilenmemiştir…
     
    Kurban Bayramına hayır! 

    ”Kurban bayramı”, toplumları şiddete yöneltmektedir. Öldürmeye, kesmeye, kan akıtmaya vicdanı rahatlıkla elveren insanlar, öldürmeyi kanıksamış insanlar, savaşların terörün, cinayetlerin de başlıca sorumluları oluyorlar. Kasaplar bayraminda hayvanları boğazlayanlar, ölümü öldürmeyi kanıksamış insanlar başka insanları da rahatlıkla öldürebiliyor. Ölüdürmenin, can almanın, kan akıtmanın, işkencenin, normal ve olağan sıradan bir şeymiş gibi gösterilmesine karşı çıkıyoruz.
    Bir canlıyı öldürüp, parçalamaya alıştırılmış bir çocuğun, gelecekte kendi türünün de katili olabileceği şüphesizdir. Vahşeti durdurmak, kanlı insan tarihinden miras kalmış alışkanlıklarımızdan vazgeçmek, içinde yaşadığımız doğaya ve canlılarına birer düşman olarak bakmamak, doğanın efendisi değil bir parçası olduğumuzu kabul etmek varoluşumuzun devamı için elzem bir zorunluluktur.

    Ucunda cahillerin, hışmına uğrayıp “din adına kurban edilmekte” olsa, doğru bildiği, bulduğunu söylemek her insanın hakkı ve bir insanlık görevidir. Biz birimize bir adakta bulunuyorsak, bilgi yolumuz, sevgi dinimiz, bilim ve sevgi ile ilgili her türlü adakta bulunalım. En büyük hayır kişinin kazancına göre vergi vermesidir. Bunun dışında açık yapılan her hayır, sadaka vs. aslında gösteriş içindir ve onur kırıcıdır. Sen fakirsin, ben sana yardım edeyim, açsın al karnını doyur demekten, insanları dilencileştirmekten daha büyük insan onurunu kırıcı bir şey olamaz. Devletin beş bakanlığın bütçesinden büyük bütçesi olan Diyaneti varmış. Onun yerine bir Bilim-Sevgi bakanlığı olsa dinli, dinsiz herkes o devlete Kurban olurdu.
    Her yıl milyonlarca hayvan akıl almaz yöntemlerle öldürülmektedir. Kurban bayramı geldi diye, eline bıçak alan kelle götürüyor. En kötüsü bu anlayış yaşamın her alanına yayılıyor. Türkiye yeni bir ekolojik facianın eşiğinde: bir zamanlar hayvancılık alanında bölgenin lideri olan ülke, şimdi komşu ülkelerden tüketilecek hayvan ithal etmeye başladı. Bu yetmiyormuş gibi bunun dışında her vesilede ormanlar yakılıyor, bombalanıyor ve hayvancılık yapan köylüler vatanlarından sökülerek tabiatın önemli bir denge faktörü de böylece ‘kurban’ ediliyor. Yazık değimli bu boşa dökülen kana, insanların emeğine!
    Kurban ve bayram sözcüklerinin yanayana kullanılması bile şizofrenik bir durum. Yasklaşık 5 000 yıl önce başladı diye sonsuza kadar bunu yapacak değiliz, medeniyetimiz artık bu vahşeti kaldıramayacak kadar ilerledi. “Kurban kesme” eylemi, İslam Dini’nin doğuşundan çok önceki çağlara kadar uzanır. Çok eski tabiat dinleri ile Mezopotamya, Anadolu, Mısır dinlerinde yılın belli aylarında dinî törenlerle kurban sunma, bayram yapma geleneği vardır. Kurban diye can almak daha sonraları islamın da temel bir faktörü olmuştur. İnsanların uydurduğu çeşitli sapkın inanç ve kültlerde tapındıkları için kestikleri hayvanlara “kurban” demişlerdir. Böyle inançlara sahip insanlar, eski çağlarda din için hayvanların yanı sıra insanları, çocukları da kurban etmişlerdir. Günümüzde ise; bâzı iptidaî kabilelerde aynı vahşet ve çılgınlığa rastlanmaktadır. Müslümanlar ise bu çılgınlığı en yüksek dereceye vardırmışlardır. Zaten İslam insanlık tarihinin ne kadar kötü alışkanlıkları varsa onların ultime bir sentezinden başka bir şey değildir.
    Müslümanlar, dinlerinin insanları nasıl işkenceci tipi sapık, kaba, seksist, küfürbaz, parazit haline getirdiğini anlayıp bununla hesaplaşmak zorundadırlar.
    Eski çağlarda yeryüzünde bu kadar insan yoktu, dolayısıyla öldürülen hayvanlar da göreceli olarak azdı. Hitit, Grek, Roma, Pers, Sumer ve Troye dönemlerinde, tanrılara adak adına, yılda kesilen hayvan sayısı bir kaç bini geçmiyordu. Ama şimdilerde, kurban bayramının daha ilk gününde milyonlarca hayvan katledilmektedir. 2011 yılının ilk 3 günlük kasaplık eyleminde kesilen toplam hayvan sayısı 174 milyon ve bu sadece sayılanı,birde dağda taşta kesilip de sayılmayan milyonlar var. Bu yaşananlardan rahatsız olmak için vejetaryen olmanız şart değil. Ufacık çocukların alınlarına birer kan damlası kondurularak bu vahşetin kutsanmasından rahatsız olmayanlar başı dönmüş cellatlardır.

    Kanlı bayram tutmuyoruz.

    Sevgi ve Saygılarla

    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    Esin Duran, N. Gök,
    Sezer Aşkın,
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Bedri Engin,
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır

    http://www.radyocepte.com/2012/bayrama-evet-kurbana-hayir-protestosu-devam-ediyor/

    http://www.timurca.com/2012/10/19/bayrama-evet-kurbana-hayir-eylemi-galatasaray-lisesi-onunde-basladi-bilgi-fotograflar/

    http://www.timurca.com/tag/bayrama-evet-kurbana-hayir-eylemi-galatasaray-lisesi-onunde-basladi/

    Hatice Kizilyildiz
    19:15

     KURBAN BAYRAMI? İnsan olan insanın eğer birazcık vicdanı sızlıyorsa, şöyle bir oturup düşünür. Bu ne biçim bir kurban bayramı diye. Bu canlılara işkence ederek , her tarafı hemde çocukların gözleri önünde kan gölüne çevirerek bayram olurmu diye? Bu canlılar ister insan olsun isterse hayvan. Allah’a bu şekilde sevap işlemek ,? gerçekten insan olan ıinsanın dimağı duruyor bu ne biçim bir sevap? Vahşice eziyet ederek allahın gözüne girmeye çalışmak . 21. asırda bu ne biçim bir zihniyet? Millet aya çıkmış ayda izin yaparken bizim kendilerine müslüman diyenlerin orta doğudaki yaşamları yürekler acısı.Adam gırtlağına kadar borç içinde ama haca gidiyor binlerce euro’yu borç alıp arabın fakiri olsa yüreğim yanmayacak şıhlarına yediriyorlar. Kendi çevresindeki aç. susuz okula giden binlerce çocukları görmemezlikten gelerek.Eğer bu çocuklara yardım etseler kimse görmüyecek ama bu şekilde bazılarıda iki kuşu birden vuruyor. 1. hacdan çok güzel karlarla dönüp bire aldığını ikiye satıyor, ikincisi ise, hacı emmim yalan söylemez oluyor, ikiye aldığını dörde satıyor. İşte size kar dostlar. Bunca karlar dururken fakir onun neyine? Bizim borç alıp gidense eller bana hacı desin diye işte o da hapı yutuyor! Olanda işte bu zavallıya oluyor. Nerde ise bir sene hacı borcu ödüyor faiziyle. .Hiç kimsenin dini inancına saygısızlık yapmak değil maksatım ama yapılan bir kıyımada sessiz kalmak beni rahatsız ettiği için bu katliama ve ilkelliğe şiddetle karşı olduğumuda söylemek istiyorum. Yazık o savunmasız canlılara.
    Artık bu katliama sessiz kalmayalım. Hayvan hakları savunucuları çekinmeden sesini yükseltmeli. Çoğunluk inanıyor diye sessiz kalmak ve ya pasif davranmak bu katliama ortak olmak demektir!!!

    — 16/10/12 Sal tarihinde Entegrasyon Komitesi şöyle yazıyor:

    Kimden: Entegrasyon Komitesi
    Konu: Kurban Bayramına hayır!
    Kime: info@network-migration.org

    Beyoğlu Galatasaray Lisesi önünde devam eden oturma eylemine katılalım.
     Saat 18 :00

  8. Toplumdaki olumsuz, adi, kriminal ve kötü eğitim görmüş öğelerin, parti liderlerinin kendi hazırladıkları dikta listeleri ile öne çıkarılarak oluşturulan yapı:

    Nazmi Doğan, Haziran 2011

     

    Toplumdaki olumsuz, adi, kriminal ve kötü eğitim görmüş öğelerin, parti liderlerinin kendi hazırladıkları dikta listeleri ile öne çıkarılarak adına ‘Büyük Millet Meclisi’ denilen bu oluşumun örgütlenmesi, demokratik ülkelerde asla görülmemiş duyulmamış bir rezalettir; parti liderlerine ruhunu-şeytana satan; emret kölenim imzasıdır, bireysel çıkarları için acımasızca yöntemleri, siyasal çatışmaları yürüten bu ilkel tiplerin her zaman çoğunluk sağladığı, çeteleşmenin doğal bir yol olarak benimsendiği bu yapıya ‘büyük millet’, ‘büyük meclis’ gibi yakıştırmaların yapılması saçmadır. Kendilerini en yüksek, en büyük diye lanse edenlerin oluşturdukları TBMM, esasen belirli kliklerin sistemli dayatmacılığının bir ürünüdür.

    AKP, CHP, MHP ve diğer devlet partilerinin aday listelerine bakmak yeterli. Bu partilerin adayları ya çete, ya hırsız, ya dolandırıcı ve ellerinde insan kanı var. Aralarına serpiştirdikleri ‘Demokrat’ gömlekliler ise sadece işin aşentiyonu. Laik geçinen CHP kodamanları seçim çalışması adı altında kadınlara çarşaf/türban dağıtırak, kafalarını kumdan çıkarmaya çalışan Arap halklarının gerisine düşüyorlar. Orta doğu ve Afrika’nın yüzyılların karanlığından kurtulmaya çalışan halkları, Anadolu’nun sonradan görme Müslümanlarını gülünç duruma düşürüyor.
    Sınırsız dokunulmazlıklara sahip bu tiplerin TBMM denilen çatı altında büyüklük oynamaları, hiç bir kuruma karşı hesap vermemeleri çağ dışı bir olaydır. Ağızları sokak kabadayılarından farksız. Ana avrat birbirlerine küfür eden çete mensuplarında utanma yok! Seviye tamda cahil cuhul Anadolu gürühuna göre indekslenmiş. Biliyorlar ki geri kalmış toplum ancak küfürden, bağırma ve çağırmadan, işkenceden anlar! Seçim kampanyalarında ki bu bağırma çağırma adi bir sokak kabadayısının piskolojik durumunu yansıtıyor. Bu halleriyle, bu parti yöneticileri yeni uyanmaya başlıyan Arap halklarının gerisine düşüyorlar. Türkiyedeki politik oluşum Avrupa daki 1930 ların durumuna denk düşüyor. Arap ülkelerinde insanlar çarşaf veya türban için ayaklanmıyor. Ama bizim sonradan görme Müslümanlar herşeyi bu türden bez parçaları ile ifade etmeye çalışıyorlar. Yemen’de okuma yazması olmayan bir insan daha fazla cami veya hacı hoca için değil, hürriyet istiyor. Mısırda ki bir insan Türkiye insanlarının gözleri önüne çekilmek istenen bu bez parçalarından kurtulmak istiyor, Tunus’da ayaklanan insanlar Cami veya imam için ayaklanmıyor, insanlar özgürlük ve hak istiyorlar. bizim sözde solcular, laik generaller de tam tersine bu paçavralardan medet ummaya başladı.

    ORDU YALAKACI ÇETELER KONFEDERASYONUDUR.

    Varlığı tamamıyla dışa indeksli 1 milyonluk resmi ordu içi boş, çeşitli menfaat şebekelerinin at oynatığı yabancı güçlerin elinde eskimiş bir oyuncaktan başka bir şey arzetmiyor.
    Irak ordusu, Saddam zamanında Türk ordusundan daha büyüktü, ama Amerikan İngilz orduları Basra’ya ayak bastıktan sonra çorap ipliği gibi söküldü, Bağdat’a kadar fırat ve Dicle üzerindeki önemli 3 köprüden tek birini bile havaya uçurmadan Bağdat’ı tabakta yem olarak sundular. Irak subayları başladı, ‘ha zaten bizde sizden yanaydık, saddam bizi zorladı vs.. vs..’ diyerek pişmanlık getirdiler. Amerikan ordusu uzmanlarına göre eğer bu köprüler havaya uçurulsaydı Bağdat’ın kuşatılması çok uzun zaman alacaktı. Kısacası Türk ordusu da bundan daha fazla bir şey değildir. Kürt, Ermeni veya bir Rum(dikkat edilirse bu milletler Anadolunun kadim halklarını temsil ederler) gördüğü zaman şaha kalkar, ama farzet Amerikan ve İngiliz orduları Adana’dan, bir yerden içeri girsinler, bütün bu kabadayı çeteleri hemen saf değitirecek ve Irak subaylarından daha aşağılık bir manzara yaratacaklardır.

    ALEVİLER

    Irkçı-faşist-şovenist propaganda zehiri ve asimilasyondan oldukça etkilenmiş Alevi dernekleri, envay çeşit salon sosyalistleri Kemalizmin kendilerinin gerçek duruşları olduğunu, onun da kılıç sallayan Arap şeriatçısı Hz. Alinin devamı olduğunu iddia ediyor ve Kemal’in kendisinin Alevi-Kızılbaş olduğunu iddia edecek kadar ileri gidiyorlar.
    Aklı başında her insan, elinde ateşli silahlarla dolaşan şimdiki cihat savaşçılarının ideolojik önderlerinden olan kılıççı Arap Ali’sinin sosyal demokrasi veya Kemalizmle ne türden bağlantılarının olduğunu sormadan geçemez!
    Muhamet gibi Ali, Ömer veya Osman şimdiki El-kaide veya Hizbullah gibi örgütlerin öncülleridir. Farkları sadece taşıdıkları silahlardır. Muhamet zamanı ve ölümünden sonra onun yerine geçmek için nice kanlar dökmüş kılıççı eşkiyaların bedavadan ‘kutsallık’ ünvanlarını almaları inanılmaz bir olaydır. Muhamet’in yerine geçmek için mafia taktikleri kullanan Arap aşiret reislerini 1400 yıl sonra Anadolu halklarının başına musallat etmeye devam eden bu türden cahilane Alevilik, insanları köleliğe sürüklemekten başka bir rol oynamıyor.
    Kılıç yerini ateşli silaha bıraktı, ama bizim cahiller, sembolünü makineli tüfeklerle geliştiren Hizbullah’tan da geri kaldılar. Hizbullah kılıcın yanına makinalı tüfek koymuş durumda… Dev-Sol ateşli silahı sembol yapmış, peki onun yerine kılıcı sembol yaptın mı çok mu insancıl oluyorsun? Almanya’da derneğine kılıçlı Ali’yi asmakla, bir Avrupalıya, Mezoptomya ve Anadolu’da, onun atalarını neyle kestiğini hatırlatmaktan başka bir şey yapmadığının farkında mısın? Avrupalılara hangi mesajı verdiğinin farkında değilmisin? Yani şimdi Almanlar ve diğer uygar halklar aptal olmuş da bir arap savaşçısı ve onun kılıcını burunların önüne asanların diğer Müslümanlardan daha değerli olduğunu mu sanacaklar!! Ağızlarından çıkan her cümleye ‘insan’, ‘ınsancıllık’, ‘insani’, ‘insanlığın’, ‘hümanizm’, ‘biz insanı insan görüyoruz….! vs.. vs.. kelimelerini serpiştiren sözde Alevi yöneticileri, Zülfikar Kılıççılığının savundukları ‘insancılaşmayla’ ne ilgisinin olduğunu anlayamayacak kadar geriler! Bugün Türkiye’de müslümanlaşan Alevilerin eski çöl örf ve adetleri Araplar’dan daha şiddetle savunmaları Arap milliyetçiliğinin ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Müslümanların başı Erdoğan’ın eğer Ali önderliği kabul edilyorsa bende Aleviyim derken neye parmak basıyor? Abbasi döneminde kaleme alınan Buhari, Müslim gibi Ehli-Sünnetin benimsediği hadis kitapları, yine aynı dönemde kurulup, yayılan Hanefi, Şafi , Maliki, Hanbeli gibi mezhepler Arap milliyetçiliğini kitlelere sünnet ve sevap nitelendirmeleriyle yutturmuşlardır.

    Hiristiyan ve Jahudi zenginliklerini ele geçirmek için İslam denen yeni bir dinin yaratılması tamamıyla Arap aşiretlerinin savaş stratejisinin ideolojik-politik temelini oluşturdu. İdolojik alanda çoğu yaşlı karısı tarafından geliştirilen bu sistemin kaderi tarihteki benzerlerinden farksız oldu. Muhamet’in ölümünden sonra ganimet gelirlerinin azalması orduda memnuniyetsizlikler ve isyanların başlamasına neden oldu. Osman döneminde yaşanan bu olaylar sonucunda terör faaliyetleri başlamıştır. Ele geçirilen ganimetlerin paylaşım sorunu, mevki ve çıkarlar,taht kavgaları karışıklıklara ve daha fazla yağmalama anlamına gelen fetihlerin durmasına neden olmuştur. Osman iktidar kavgasında öldürüldü. Ali halife seçildi, Osman’ın katilleri iyi örgütlenmişti…Karşı kliğe yaslanan Muaviye ve Ayşe, Ali’nin halifeliğini tanımadılar. Bu resmen politik bir kavgadır, bunun neresi kutsallık içeriyor. Ali Osman kavgası, o dönemin aşiret reisleri arasındaki kavgalar, mafia çetelerinin dalaşmalarından farksızdır. Ayşe’nin önderliğindeki Mekke grubu ile Ali grubu arasında Cemel Savaşı yapılmıştır. taht için herşeyi göze alan çete liderleri arasında yapılan bu savaşı Ali kazanmıştır. Muaviye’nin başını çektiği Şam grubu ile Ali arasında Sıffin Savaşı yapılmıştır. Hakem Olayı’ndan sonra iktidar kavgaları yoğunlaşmış, daha fazla siyasal gruplar ortaya çıkmıştır. Ali’de hayatını iktidar kavgasında, yağma ve talandan ele geçirilen ganimetlerin paylaşım kavgasında yitirmiştir. O dönemin bütün Arap liderleri bu türden taht kavgalarına bulaşmış ve birbirlerini acımasızca katletmişlerdir.
    Sadece haca gitme adı altında örgütlenen ve yıllık Türkiye bütçesinden daha fazla gelir sağlayan islam hac ticareti göz önüne alındığında Suudi Bedevilerinin ve diğer Arapların kılıççı Ali’ye tapmaları normalin ötesinde olağanüstü derecede önemli ekonomik politik çıkarları öngören çekirdeksel bir işlevdir. Avrıupa’da yaşayan Türklerin hac görevi adına Suudi bedevilerine bıraktığı yıllık haraç ortalama 2.8 milyar Euroyu bulmaktadır. Buna karşılık Türklerin Araplaştırılması için bin bir ad altında faaliyet gösteren İslami örgütler yalnızca Almanya da 8 000 e yakın cami kurup Türkiye’nin avrupadan kovulmasının alt yapısını sağlamaktadırlar.
    Konu bu kadar açık iken 20 milyonun üzerindeki Anadolu Alevilerinin bu cellatların yağcılığını yapmaları, bedavadan bunlara daha fazla etki alanlarının yaratılmasını sağlayan idolojik politik süreclerde yer almaları bir suçtur.
    Derneklerine, başa M. Kemal resmi, arasına keskin bir kılıç (Zulfikar) ve onun yanına da eski çağların Bin Ladin’i, Suudi Ali’sinin resimlerini asan, zamanı çoktan dolmuş devşirmeliğe özenen kör cahil topluluk halkına ihanet etmeye devam ediyor.
    Kılıç’çı Kemal’e yeniden dönersek: şimdiki CHP başkanının, Alman Himler’in gestapo yöntemlerinden esinlenerek isminin değiştirilmesi insanlığın yüzkarasıdır.
    Himler herkesi gaz odasına göndermiyor, çoğu muhalif Almanların ailelerini yok ederken çocuklarının alınıp adlarının değiştirilmesi ve bunların özel eğitilerek ‘Hitler gençlik taburlarına’ verilmesini sağlayan bir yöntem geliştirmişti.
    Dersim Soykırımı döneminde ailesinden 7 kişi öldürülen ve öksüzler yurduna, daha sonra da yatılı bölge okullarına alınıp adı değiştirilen, Nazmiye nufus dairesine kayıtlı bu kişinin esas adı Hıdır dır.
    Ailenin soykırım öncesinde soyadı ise söylendiği gibi Karabulut falan değildir. Soykırım arifesinde bütün Dersimlilerin ad ve soyadlarının değiştirilmesi kanunla gerçekleşmiştir.
    Dolayısıyla bu aileye Karabulut soyadı da istekleri dışında verilmiştir. Hıdır isminin Kemal diye değiştirilmesi, Karabulut soyadının da Kılıçdaroğlu diye değiştirilmesi Türkiye topraklarında nasıl bir barbarlığın yaşandığını ispatlamaktan öteye gitmiyor.
    Çocuk yaşta beynine yağma ve talanın, ‘kafirlerin’ kafalarının kesilmesinin(kılıçla simgeleniyor) kahramanlık olduğu, kendisinin esas Türk olduğu, Atilla’nın soyundan geldiği, Arap asılı Hz. Ali’den kahraman M. Kemal’e varan geleneğin devamı olduğu, Alevi derneklerine de asıldığı gibi 3 sembolü (ali-zülfükar-atatürk) entegre eden Kemal Kılıçdaroğlu isminin onu ‘yabani’, ‘aşağılık’ Kuro Dersimlilerden ayrıştıracağı sistematik olarak işlenmiştir.
    Bir kere Alevi Kültüründe Kılıç sembol falan değildir. Bu Şiilerde olabilir, Aleviler ile Şiiler ise tamamıyla zıt toplumlardır. Şii İslamın 5 şartınıda yerine getirir, camii ye gider, ramazanda oruç tutar ve hacca da gider, ama Aleviler bunların hiçbirini yapmaz. Mesela, İran’dan , Fas’a kadar bütün dini örgütler Ali ve onun kılıcını kutsal görürler, çünkü bütün bu Arap ve benzerlerinin şimdiki varlıkları onun kılıcına borçludur. Hizbullah kılıcı kutsal görüyor, fakat aynı zamanda Hizbullah Alevi bir insanı düşman olarak görüyor.
    Alevilerin Arap Ali’sinin keskin Kılıçlarını asmalarının başlangıcı yeniye dayanıyor.Türk ırkçılığının yükseliş döneminde bir taktik olarak, Aleviliğin Müslümanlığın bir mezhebi olduğu ileri sürülmüş, otonomiye varabilecek hak ve toprak taleplerinin yokedilmesinin alt yapısı sağlanmıştır.
    Bu, idolojik-politik bir proje olarak ortaya atılmıştır. Koçgiri isyanı döneminde bu projenin ana hatları çizilmiştir. AKP ve diğer partilerin ısrarla, Ali Aleviliğini dayatmaları bu projenin hala yürürlükte olduğunu gösteriyor. Erdoğan son seçim konuşmasında: ‘eğer Ali’nin yolunda gidiyorsanız, en başta ben Aleviyim..’ derken konuya ne kadar önem verdiklerini göz önüne seriyor.
    Osmanlının dağılması ve ezilen halkların özgürlük bağımsızlık talepleri Alevi-Kızılbaş halklarının yoğunlukta yaşadığı Dersim, Koçgiri otonomisinin hala ayakta durması Kemalist Ittihat Terakkicileri korkutuyordu.
    Lübnan ve Suriyede de bağmsız devletlerin kurulması, artık sıranın Anadolu Alevilerinde olduğunu ve bunların bir an önce etkisiz hale getirilmesini acil kılıyordu.
    1919 Şubat ayında Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı Edmund Allenby, Anadolu’da asayişi sağlamak için bir Türk komutanının özel yetkilerle donatılarak Anadolu’ya gönderilmesini önerdi. 15 Mayıs 1919’da “Anafartalar Kahramanı” ve “Yaver-i Fahri Hazret-i Şehriyari (Padişahın Onursal Yaveri)” Mirliva Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu komutanı ve Anadolu Genel Müfettişi sıfatıyla, padişah VI. Mehmet Vahdettin tarafından Anadolu’ya gönderildi. (kaynak,1919,Anadoluda son durum, İngiliz devlet a)
    O dönemde Osmanlı padişahının en güvenilir adamı diye Anadolu’ya gönderilen M. Kemalin önündeki en önemli görev de bu idi.
    Fransız veya İngilizlere tek bir kurşun sıkmadan ilk yaptığı iş Koçgiri de Kürt isyanı var diyerek İstanbul’a telegraf çeken M. Kemal yaklaşık 24 000 Aleviyi acımasızca katletti. İttihat Terakki artıkları Paşalar, Koçgiride Alevieri katlederken Padişah ve aynı zamanda onların ağababası olan İngiliz ve Fransızlara da rapor verdiler.
    Çünkü, M. Kemalin bölgeye resmi olarak gönderilmesinin sebebi, İngiliz istihbaratına göre, artan başıbozuk eşkiya eylemleridir.
    Yani o dönemde İngiliz ve Fransızlar için birincil konu din temelinden örgütlenen çetelerin Ermeni soykırımından ele geçirilen mal-mülkler, altın ve paraları paylaşım kavgası ve de askerlere ait yiyecek malzemelerini yağmalama hareketleridir. M. Kemal müteffikler adına sözde bu başkaldıranları kontrol altına almalıydı:
    Kocgiri katliamı ile bayram etmeye başlıyan Müteffik ordu komutanları, Kemalin daha sonraki faaliyetlerini kontrol etme gereğini bile duymadılar ve böylece Kemal de bu fırsattan yararlanarak kendi çıkarları için bütün çeteleri bir araya getirmeye başladı.
    Dikkati çeken diğer bir nokta ise, bu katliamdan sonra tek bir Fransız veya İngiliz askerinin burnunun kanamamasıdır. 1920 lerden 1923′ e kadar, yalnızca Rum kadınlar yüzünden, Beyoğlunda çıkan bir kavgada 2 İngiliz askeri yaralanmıştır…
    Koçgiride Alevilerin kitlesel imhasından 1 ay sonra M. Kemal Fransızlarla dostluk antlaşması imzaladı. Kurnaz İngilizler de onun göstermelik ‘asayiş’ probleminin kamufulajını iyi kullandılar ve sınıra dayanmış Bolşevik hereketine karşı gerekli tamponu sağlayacak tek liderin o olduğunu Londra’ ya bildirdiler.
    Laz Topal Osmanın bu katliama çekilmesi ise ona teklif edilen Sivas, malatya, Tokat ve Erzincanın kuzey alanlarındaki Alevi mal varlıklarıdır.
    İttihatçılar, Ermeni ve Rumların yokedilmesinde kullanılan yöntemi burada gene uyguladılar. Sözde topal Osman’a Lazkiye otonomisi verilecek ve Alevi Kızılbaşlardan boşalacak alanlar da onun topraklarına katılacaktı.
    Mustafa Kemal 1923 yılına kadar amaçlarının ‘Saltanatı ve Hilafeti kurtarmak’ olduğunu tekrarladı durdu, öyle yaptı, çünkü bir Türk devleti için çalıştığını söyleseydi, yanında kimseyi bulamazdı. Etrafına topladığı bütün başıbozuk çeteler (kuvvai miliye denilen eşkiyalar) yağma ve talandan başka bir şey düşünmüyorlardı.
    İngiliz ve Fransız ordularını rahatsız eden bu Müslüman çeteleri bir araya getirmek için onlara kan emiciliğin sembolü durumunda olan “padişahı koruma”, “halifeliği ve saltanatı yaşatma” hedefini göstererek düzenli ordu kurmaya başladı.
    Padişah için savaşma, o dönemde Müslüman olmayan halkların mal ve mülklerini yağmalamayla özdeş idi. Koçgiri de kan akarken, M. Kemal bu seferde din, Müslümanlık adına Karadeniz alanında da büyük bir yağma talan hareketi başlattı. Kriminal eşkiyalardan kurulan terör çeteleri Rumların evlerini basıyor ve onları acımasıca katlederek mal ve mülklerine el koyuyorlardı.
    İyi dikkat edilirse, Sivas ve Erzurum kongreleri Ermeni ve Rumların kökten yokedildikleri alanların stratejik coğrafyasına göre planlanmıştır. Ankara veya oraya yakın bir yerde kongre yapacaklarına, Ermeni, Rum mal mülklerine el koymuş eli kanlı eşkıya takımınının kol gezdiği yerlerin seçilmesi ve motivasyon çok dikkat çekicidir. ‘bakın her şey şu anda elinizde, ve şimdi bunu korumanın zamanıdır, yoksa Kafirler geri gelecek ve onları elinizden geri alacaklar…’ diye propoganda yapan osmanlı artıkları subaylar, etraflarında çığ gibi büyüyen cellatları buldular. İşte kuvai milliye denilen bu cellatlardır. Onları güden tek şey suçsuz bölge sakinlerini katlederek ele geçirdikleri ganimetlerin korunmasıdır. Maraş alanında suçsuz insanları toplu katletmeye katılan çete reislerinden biri olan Sütçü İmam’ı yakalamaya giden Fransız komutan, onun alandaki bütün erkeklerle beraber dağa çıktığını bildirir.
    Kemal ise onlara, tek çarelerinin yeni kurduğu orduya katılmaları olduğunu, aksi halde akibetlerinin İngiliz ve Fransızlar’a terkedileceğini söyleyerek örgütlenmeye devam ediyordu…
    Diğer yandan Osmanlıyı yöneten İngilizler M. Kemal konusunda tam emin olmak için yeni bir olayı ölçü olarak kullanmayı planladılar. TKP yönetimi M. Suphi liderliğinde Anadolu’ ya geliyordu ve o sıralar artık baş düşman değişmişti. Anadoluyu elde tutmaktan daha önemlisi kaleyi tehdit eden leninist bolşevizm bütün avrupayı içten sarsmaya başlamıştı.
    Bütün istihbarat M. Kemal’e İngiliz gizli servisinden aktarıldı, yani bütün bu yöneticilerin nerden hareket ettikleri ve nereye ne zaman varacakları tamı tamına ona aktarıldı. ingilizler Bolşeviklik hakkında Kemali test yapmak istediler.
    Bilindiği gibi Kemal, İngilizlerin istediklerini fazlasıyla yaptı, TKP yöneticilerini sağ yakalama değil hepsini sorgusuz sualsız denizde boğdurdu. Bu olaydan sonra İngiltere Kraliyet ailesi tamamıyla ikna oldu ve artık Anadolu’ nun gelecegi M. Kemal’ e bırakıldı. Bu kararın sonuçları diğer Anadolu halkları için çok vahim olacaktı.
    Rumlar ve Dersimliler de Ermeniler gibi feda edildi. Batı Anadolu`da bulunan Yunanlilar resmen satıldı.
    Karşılığında Kemalistlerden İngiliz askerine dokunulmaması istendi ve bu aynen de böyle oldu. Rumlar’ın 3 000 yıllık vatanları olan batı- Anadoludan kovulmalarının da yolu böylece açılmış oldu.
    “Kurtuluş savaşı” denilen uyduruk hikaye sonradan İsytanbul İngiliz konsolusunun da dediği gibi, “itlerin kendi aralarında ki dalaşmalarından kuvvetlinin çıkamasını bekledik…”, Rumların bolşevikleri durduramayacağını aksina özellikle Karadeniz Pontus alanındaki ortodoskların Gürcüler gibi hemen hemen Bolşevijkliğin etkisine girdiği noktası ingiliz ve Fransızları çok korkutuyordu. Tam bu noktada İslam padişahını korumak için ileri diye cahil kitleleri arkasına takan Kemal eşi emsali bulunmaz bir piyon olarak ortaya çıkıyor ve tamponu gerçekten de oluşturmaya başlıyordu.
    İşte Türk devleti denilen yapının ortaya çıkış şekli…Başta Rumlardan yanaymış gibi görünürken, M. Kemalin Anadoluda ki bütün eşkiya çetelerinden derleyip toparladığı hırsızlar kalabalığını görünce ondan yana yer aldılar. Tek istekleri ise M. Kemal’den bolşevikliği durdurmaları oldu.
    Ermeni menşevikleri ile arası iyi olmayan Stalin ise o sıralarda Kafkaslar da idi. Stalin olmasaydı TC devleti gene kurulamazdı. Stalin, politik karşıtları olan menşevikleri bahane ederek Ermenileri arkadan vurdu. Böylelikle yağma ve talana gelmiş osmanlı kırıntılarının Kars, Ardahan ve Van şehirlerini de almalarına kendisi yardım etti. Sözde Komunist Enternasyonal denilen işçilerden kopuk organizasyon daha sonraki bütün kararlarını barbar çetelerden yana aldı. Mesela Bingöl(1925) ve Dersim(1938) soykırımları, Stalinciler tarafından resmen haklı gösterilmiş, bunların Kemalistlerin Emperyalizme karşı mücadelesinde ‘haklı adımlar’ olduğu idda edilmiştir.
    Ermenilerin çoğunlukta oldukları bu şehirlerin TC devletinin ordusu diye lanse edilen bu eşkiya çetelerine devredilmesi sovyetlerin tarihlerinde işledikleri ağır bir suçtur…
     
    İngiltereden gelen emir ile Kemal’in önü açılıyor ve birincil tehlike olan Bolşevikliğe karşı tampon bir devlet kurulması aciliyet kazanıyordu. Bu meyanda diğer konular tamamıyla arka plana geçiyor, Rum, Ermeni, Kürt, Alevi, Pontus halklarının hak ve talepleri yok sayılıyordu.
    İngiliz ve Fransızlar artık M. Kemal’ e oynuyordu. Kemal bu fırsattan yararlanarak Anadolunun bütün yerli halklarını yok etmeye başladı. işte bu etmizlik hareketine daha sonra “kurtuluş savaşı” denilecekti.
    Alevilerin esas sembollerine dönersek, bunlar genelikle doğanın birer parçalarıdır. Alevilik, sahte ideolojik poltik amaçlı projelerin yansıttığı gibi ‘ali evicilik, alicilik’ değil, ‘alev’den gelmedir.
    Bir kere bu bir dil sürçmesi falan değil, açıkça ortada olan bir şeydir. Ali başka Alevi başkadır.
    Alev’e tapma is Mezopotamya toplumlarının ana kültürü olan güneş ve ateşin kutsallaşması temelindedir. Zerdüşt dini Hiristiyanlık ve Müslümanlıktan önce vardır. Bu coğrafyanın da ana kültürüdür. Aleviliğin, İslamiyetle hiçbir ilişkisi yoktur. İslamiyetten çok önceleri oluşmuş, Mezopotamya kökenli, Zerdüşt kökenli bir inançtır.

    İttihat ve Terakki yönetiminden beri başlıca iki grup üzerinde yoğun bir asimilasyon uygulanmıştır. Kürtleri Türklüğe asimile etmek, Alevileri Müslümanlığa asimile etmek, yüz yıla yakın bir zamandır sistematik bir şekilde uygulanan bir devlet politikasıdır.

    Asimilasyona karşı gösterilen tavırda Kürtler ve Aleviler arasında önemli bir fark vardır. Kürtler asimilasyonun bilincine varmış, ona karşı yoğun bir mücadele içindedir. Aleviler ise, büyük bir çoğunlukla, asimilasyonun bilincinde değildir. Alevilerin büyük bir kısmı, “Aleviyiz ama, İslamız”, “İslamız ama Aleviyiz” deyip durmaktadırlar. Aslında, Aleviliğin, İslamla hiçbir ilişkisi yoktur.
    Tek tanrılı dinler ve özellikle de Yahudi ve Budizm dinleri Zerdüşt inancından çok etkilenmişlerdir.
    Tepeden bir devlet yaratılması için uydurulan sahte ideolojiler ile jenositleri sistemleştiren kemalist kadrolar 1928 lerden itibaren tüm alanlarda geniş ideolojik, politik çalışmalara girdiler. örneğin güneş dil teorisi saçmalığı almanya’da yükselen Nazi akımlarından esinlenerek uyduruldu.
    Alevilerin mentalitede yokedilmeleri için ise Koçgiri kırımı ile temelleri atılan ‘islamın bir mezhebi’ şeklinde ki projesi yeniden ortaya sürüldü. Başta Şevket Süreyya Aydemir olmak üzere kadrocuların uzlaştığı bir nokta, Ermeni ve Rumlar gibi diğer kadim Anadolu milletlerinin de nihai olarak ortadan kaldırılmalarıdır.
    Hristiyan dinine mensup olanların başarıyla yokedilmeleri Kemalist kadroların iştahını artıriyor ve mücadele şiddetle tırmadırılıyordu.
    Dersim’den Ankara’ya çağrılan bazı ileri gelenler ya satın alınıyor veya her yol denenerek beyinleri yıkanıyordu, ama o zamana kadar Alevilerin esas çekirdeğini oluşturan iç bölgelere ulaşamıyorlardı.
     
    Soykırım yapıldıktan sonra bütün dede, seyit ve pirler Malatyanın Akçadağ kazasında 3 aylık eğitime tabii tutuldu.
    Bu eğitim ile, dedelere, sehlere ve pirlere Atatürk posterleri, Hz. Ali posterleri ve Zülfıkar resimleri verilerek köylerine gönderildiler. Tamamen beyinleri yıkanan bu sözde ileri gelenler, halka ‘esas müslüman ve türk’ olduklarını, islamın bir mezhebi olduklarını propoganda yapmaya başladılar.
    Köylerin her tarafı Arap Ali sinin resimleri ile doldu. TC nin geri kalan Alevileri asimile etme çalışmaları sistemli eğitim çalışmaları ile periodik olarak devam etti.
    Elbistan’dan Tokat’a ve Erzurum’a kadar Alevileri yaşadıkları bütün alanlardan toplanılıp getirilen bir sürü Türkçe bilmeyen insanlardan celladına tapan ucubeler yaratıldı’ Alevilerin Arap Ali’sinin resimleri ile tanışmaları bu olaydan sonradır.
    Alevilere kılıç resmi bu şekilde dayatılmıştır. Çünkü o dönemde Müslüman olunca direkmen Türk olunuyordu.
    Yani Alevilerin 500 senelik Osmanlı hükümranlığı döneminde Müslüman sayılmamaları ve şimdi birden bire ‘rütbe’ almaları, Şevket Süreyya Aydemir’in de dediği gibi ‘Kemalizmin bir dehasıyıdı’.
    Bu proje başarıya ulaştı, hafıza kaybına uğratılan Aleviler hak ve özgürlük telaplerinden vazgeçerek düşmanlarının saflarına geçtiler.
    İnönü Anılarında; ‘bunların hemen hemen hepsinin okuma yazmasi yoktur, Türkce bilmezler, onları mecmua kitap ile değil, resimlerle ikna edelim yönünde bütün kadrolardan öneriler geldi, ‘Onlar kendi inançlarının adına benzeyen ve ‘AL’ ile baslayan bizim Alevilği hemen birden benimsemedilerse de kafaları allak bullak oldu’..’ der.
    Dersimliler, Rum ve Ermeniler Kemalizmin ırkçı milliyetçiliğinden ve Kemalist devlet dindarlığından çok çekmişlerdir.
    Kemal Atatürk dönemi Türkiye’nin en karanlık, diktatoryal dönemidir.
    Ermeni, Asuri-Süryani katliamları ve milyonlarca Rumu denize döken odur. Atatürk laik değildi, demokrat hiç olmadı.
    Şimdi yaşasaydı sonu aynen Mübarek, BenAli veya Kadafi gibi olacaktı…TC nin varlığı anlamına gelen Müslüman olmayanların yokedilmesi AKP’li devlet döneminde de hızında bir şey kayb etmemiştir.
    Enver Paşa: ‘Ermeniler olmazsa, Ermeni sorunu da kalmaz.’ Çağrışım yaptınız mı? Başbakan Erdoğan ne diyor: ‘Düşünmezsen Kürt sorunu yoktur.’
    Birbirlerine oldukça benziyorlar, değil mi? İnsanlık Heykeli’ne ‘ucube’ dedi, hemen kaldırıldı. Bu davranış, Taliban’ın Buda heykellerini dinamitlemesi benzeridir.
    Şimdi gene Müslüman olmayan aydınlar kurşunlaniyor, boğazları kesiliyor ve masum insanlar ‘aklı dengesi yerinde olmayan’ genç Türklerin saldırı hedefi olmaya devam ediyor.
    Ama ne hikmetse bu ‘akli’ dengesi yerinde olmayan genç Türkler hiç bir cami imamını rahatsız etmiyor sadece Müslüman olmayanları öldürüyorlar!?!
    Varlığı yağma ve talana dayanan dejenere olmus capulcu Anadolu guruhu, ırkçılık üzerine inşaa edilen Kemalist devletin çağdaşlaşmasını isteyenlere kuşkuyla yaklaşıyor. O ‘Devlet yıkılırsa ben ortada kalırım’ sendromundan hala kurtulmuş değil.
    Yani kendisine Türk diyen ama genetik olarak Anadolunun Türk olmayan eski yerlilerinin genetiğini taşıyan bu halkın yüzde doksanı hala onun parazitliğini garantileyen bu yabani varlıktan yana, yani kan emici askerci-çeteci.
    Seçimini kendi refahına ve geleceğine göre değil, devlet dediği ve tam ne anlama geldiğini kavrayamadığı, silah ve kanla algıladığı gücün bakiyesi ve onun devamlılığına göre yapıyor. Bu açıdan tercihi mevcut yağma ve talanın bekçisi olan devleti temsil eden partilerden yana olacaktır.
                  
    CHP DERSİM 38 SOYKIRIMINI YAPTI
    CHP, Askeriye ve diğer Türk/İslam sentezcileri soykırım güçleridir.

    Kılıç sallayan devşirme Kemal, celladına tapmanın dramatik örneklerini sunmaya devam ediyor.
    CHP’nin şovenizm, ırkçılık ve faşist politika ve pratiği oldukça açık ve net bir biçimde kör gözlerin bile göreceği kadar orta yerdedir.
    Sırf Dersim Jenosidi konusundaki faşist, soykırımcı, şovenist yüzü değil aynı zamanda Ermeni, Kıbrıs, Balkanlar, Kafkaslar, Azerbaycan vs gibi bir çok sorunda MHP’yi aratan taktik adımları ile söylem ve pratikleri tam bir gerçek kimliğine, sözde cumhuriyet kurucu kadrolarının da ruhuna uygun bir yere geldi.
    “…Eskiden ilk okullarinda ders esnasinda 1950 lier itibari ile; ögrencileri tahtaya cikarip su sözleri ezberlettiriyorlarmis. ” Anam Türk, babam Türk, Türk oglu Türküm”. Buna her sabahki türk dandik Andi’ni da eklerseniz dewsirmeciligin nasil devlet programi haline geldigini göreceksiniz.
    Devlet, idare islerinde tecrübeli olan Türk zevati kazanimlarini dewsirmelere borclu oldugundan dolayi Dewsirmeciligi temel ölcüt haline getirmistir. Günümüz acisindan Türküm demek ile Dewsirmeyim demek arasinda hic bir fark yoktur (Bu söz icerisine özlü, degerli Türk dostlarimizi katmiyorum).
    M.Kemal ile baslayan vede sonrasi kimliklerinden soyutlanmis, asimile edilmis, beyni yikanmis insanlarin Türklük kimligi ile hizla büyümeleri vede idareyi ele gecirmeleri bir devlet yasasi halini almistir. Dewsirme olmak ayni zamanda zengin -varlikli olmaklada es degerdir.
    Dogada gerek hayvanlarda ve gereksede bitkilerde son derece basarili bir sonuc alinmis olmasi Dewsirmeciligi insanlar arasinda yayma fikrini gelistirmistir. Örnegin kizvan (menengic) agacindan Cam fistigi elde etmek, yada yabani erik agacina Canerik asilamak beraberinde ciddi anlamda yararlanmayi getiriyor. Bu pratik yalklasimin insanlar üzerinde en basarili oldugu kesimlerin basinda Kürdler geliyor. Kürdleri dewsirmek genel anlamda pek zor degildir. Onlari maddiyat, yetki vede din ile en mükemmel bir sekilde dewsirmelestirip özünden koparabilirsiniz. Bundan dolayidirki dewsirmelesmis bir birey rahatlikla günesi gördügü halde gecedir diyebiliyor, Allah’i hissettigi halde yoktur derecesine kadar varabiliyor.
    Anlayacaginiz bitki vede hayvanlardan elde edilen basarili sonuc insanlar üzerinde kalici psikolojik vede toplumsal sorunlarin olusmasini da beraberinde getirebiliyor. Dewsirmeciligin kendi halkina olan düsmanligi bir bütün olarak toplumumuza kan, katliam, asimilasyon olarak geri dönüyor. Kisa olarak dewsirmecilik ihanet anlamina da geliyor. Kendi halkini ortadan kaldirabilecek düsünce vede pratige sahip bireyler bir gün gercekle yüzlestiklerinde icerisinde bulunduklari asagilik durumun verdigi aci ile olsa gerek tehlikeli bir düsmana oynayabiliyorlar. …” (aktari CNN.)
    Aslına bakarsanız kendisine zoraki giydirilmiş sözde sosyal demokrat kimliğin de reddi de olsa; tam ve kesinlikle düzenin en önemli çekirdek örgütüdür. Kılıç sallayan devşirme Kemal celadına tapmanın en dramatik örneklerini sunmaya devam ediyor.
    Kemalistler laik değildirler. Onlar öncekilerin yarım bıraktığı politikayı hayata geçirmeye çalışmışlardır. Savaş esnasında ana slogan: “padişahı koruma”, “halifeliği ve saltanatı yaşatma” idi.
    İslam adına cahil cuhul kan emici Müslümanları bir araya toplayan Kemalistler, 1925’te Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile Aleviliği resmen yasaklamış, buna karşılık İslamı da resmi din yapmışlardır. Diyaneti kuran Kemal’ in bizat kendisidir. 12 Eylül cuntacıları da Kemalizm adına türk islam sentezini TC nin ana ideolojisi yapmadılar mı?
    Kemal Kılıçdaroğlu hemen hemen bütün seçim konuşmalarında bu konuya ilişkin soru geldiğinde ‘Biz Atatürk ne yaptıysa onu savunuyoruz.’ demeye devam ediyor. Utanmadan soykırımı haklı gösteriyor, taptığı celladın yaptığına aynen sahip çıkıyor.
    Laikçi geçinen Kılıççı Kemal’in hocası Deniz Baykal gibi türban ve çarşaf dağıtması (oy adına deniliyor ama dahası var!) onların gerçek yüzünü gösteriyor. Gerçekte olan, ırkçı islamcı CHP’nin kendi kimliğine dönüşü ya da boyanın dökülüp altta ki gerçeklerin ortaya çıkmış olmasıdır. CHP, Almanya ordusundan daha büyük bir kapasiteye (98.000 dinci asker)sahip olan İmam-hacı-hoca ordusunu (diyaneti) destekliyor, zorunlu din dersleri denilen islamcı ideolojik çalışmaların arkasında duruyor ve her dağa taşa bir cami minaresi dikme sloganına da sahip çıkıyor. Bu haliyle CHP, ana hatlarıyla, Arap memleketlerinde faaliyet gösteren yobaz partilerden önemli bir farklılık göstermiyor.
    CHP İttihat terakkinin devamıdır. Ermeni soykırımı, Rum soykırımını ve Anadoludaki diğer yerli hakların yokedilmesi sürecini ilerleten bir akımın devamıdır: 1880 lerden beri başlatılan temizlik hareketlerini yöneten bir partinin mirasçısıdır.
    Soykırıma uğradığı halde sürgündeki milyonlarca insanı bu soykırımı hak etmiş gibi göstererek, ortada bir isyan ya da ‘terörizm’ varmış gibi havalar yaratıp, yeni soykırımlara zemin hazırlayan neo faşist CHP zamanını tamamlamıştır.
    O gün iktidarda olan kurucularının, bugünkülerden zerre kadar farkları yoktur ve kesinlikle aynıdırlar. Dersimlilerce farklı algılanması, korkunun hükümranlığında gerçekleri bile ters yüz edecek bir asimilasyonla celladın mentalitesini kabullenmek trajik bir olayıdır.

    ALEVİ KİTLELERİ CELLATLARINA TAPMA DEĞİL, DİĞER BÖLGE HALKLARI İLE BİRLEŞMELİ VE YENİ BİR DEVLETİN KURULUŞU İÇİN MÜCADELE ETMELİDİRLER.

    Kürdistan devletinin kurulması bölge halklarının ağır baskı ve zulümden kurtarılması için somut bir seçenektir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika da başlayan halk hareketleri Türkiye toprakları içinde yer alıp da hiçbir özgürlük va haka sahip olamayan Kürt, Laz, Alevi ve Çerkezlerin bir an önce harekete geçmelerini zorunlu kılıyor.
    Cahiliğin en yüksek olduğu Yemen, Tunus, Libya ve Mısır gibi ülkelerde halk ayaklanmışken hafıza kaybına uğratılarak Müslümanlaştırılmış Anadolu insanlarının korku içinde cellatlarına tapmaya devam etmeleri şizofrenik ruh haline tekabul ediyor.

    Kürtlerin ise dil, vekil, tabela,demokratik toplum, milli şef gibi safsatalarla zaman kaybetme yerine, kendi hakları için harekete geçmeleri gerekiyor. Saddam, Kadafi, Mübarek vs.. örneklerinde görüldüğü gibi artık bu türden ‘büyük önder’, ‘tek şef’, ‘ büyük baş’, ‘ biricik lider’ gibi safsatalara kimse inanmıyor. Komünikasyon alanında teknik ve bilimin dev adimlarla ilerlediği günümüzde o eski çağın kapandığını görüyoruz. Çölün bin yılların karanlığından kurtulmaya çalışan insanlar ‘büyük lider’ değil, başka şeyler istiyorlar. A. Öcalan, ‘benlen görüşen son ekip en iyisidir, gladyatör ile ilişkisi yoktur’ diyerek 10 yıldan beri Gladyatör (TC ordusunun ana çekirdeği olan, sürekli değişik adlar alan – özel harp dairesi, kontrgerilla, ergenekon,yüksek seferberlik kurumu vs.. vs..)denilen TC’ nin kriminal yapılanmaları ile Kürtleri oyaladığını sağırlara anlatmaya çalışıyor. Bu türden görüşme ve anlaşmaların kimin çıkarları için yapıldığını anlamamak zor değil. Yangın Kürtlerin Suriyede ki kısmını da sarmışken, iyi polis, kötü polis oyunu oynayarak Kürtleri kandırmanın önderlik ile bir alakası yoktur. Arap yarımadası ve Güney Mezopotamyada ki Kürt düşmanı devletlerin iç sorunları dolayısyla zayıf düşmeleri, güney Kürdistanda bağımsızlığa doğru büyük adımların atılması, TC ‘nin ABD ve Avrupa’nın baskısı dolayisiyla toplu katliamlara girememesi, iç sorunu dolayısıyla da tavizler vermek zorunda kalması yeni bir döneme geçildiğini gösteriyor. CHP lideri bile özerklikten bahsetmeye başladı. Çoğunluğu Müslümanlık veya gelir sağlama adına örgütlenen Köy koruyucuları, terörist kılığına giren özel Jandarma birliklerinin sivil halkı ve kendilerini daha fazla kışkırtmak için köydeki ailelerini nasıl katlettiklerini anlamaya başladılar. Böylesi bir dönemde kukla önderliğin Kürtlere zarar vermekten başka bir şeye yaramadığı açıktır. Kürtler şimdiki durumlarından çok çok ilerde olmalıydı. Şimdiki durum 90 yıl öncesinden daha geridir. 1919 larda M. Kemal, Kürtlere otonomi vereceğini açıkça söylüyordu. Şimdiki CHP ise M. Kemal’in o zaman Kürt ağalarına önerdiklerine yeni yeni yaklaşmaya başlıyor.

    Türkiyede ki devlet Suriye, Mısır, Irak, Libya ve Yemen den daha kötüdür. AKP, CHP, MHP, pusuda bekletilen 1 Milyona yakın resmi askeri güç, Diyanet adı altında faaliyet gösteren 98 000 kişilik dini ordu, 85 000’ in üzerinde ki köy koruyucuları ordusu, uluslararası alanda örgütlenmiş 19 tarikat – cemaatin milyonları bulan bağnaz militanları vs.. vs.. hepsi yeteri kadar zamana sahip oldular ve bütün şanslarını da denediler. Bundan sonra bütün bunların oluşturabilecekleri başka yapılanmalar da rasyonal olmayacaktır.

    Kürdistan halkları, bu kadar korkunç bir yapılanmaya sahip bir devletin kendilerine bir şey veremeyeceğini iyi anlamalıdırlar. Bu noktadan hareketle, devletin 1980 lerde somutlaşan, Kürtlere yönelik devlet politikasının sınırlarının dışına çıkmayı önlerine hedef olarak koymalıdırlar. Kenan Evren diktası zamanında geliştirilen bir plana göre, Kürtler’e İspanya örneğinde ki ETA örgütüne benzer bir kimlik yapıştırılacaktı. Bask bölgesinde ki ETA çok öncelerden beri faaliyet gösteriyor, ama Bask halkının hak ve hukuğu alanında bir nebze ilerliyemiyordu. Bu örgüt İspanya polisinin elinde bir oyuncak haline gelmişti. Oraya buraya bombalar konuluyor, sivil halkın kanı dökülüyor ve her bomba patlatılmasının arifesinde sözde halk yürüyüşleri düzenlenerek Bask’lara ölüm diye çığlıklar atılıyordu. Kürt halkının düşmanlarının istediği tamda buyudu. Ordunun Jandarma-özel harp dairelerine verilen görev Kürtleri terörize etmek oldu. Terör, silahlanma devlet eliyle hızlandırılarak, Kürt sorununun imagosu, tecrit edilmiş bir örgüt sorunu şeklinde yansıtılıp, ETA, FARC örneklerinin yaratılmasında başarılı olundu. PKK içinde örgütlenen Türk ordusu elemanları, binlerce Kürdün ölümüne yol açan eylemlerin Kürtler tarafından yapıldığı imajının kök salınmasını sağlamakla görevli idiler. Bu konstrüksiyon hala ayakta, şartlara göre, AKP bu yapıyı daha fazla İslamileştirerek devam ettirecektir.
    Kürtler bu oyunun dışına çıkmalıdır. ETA imagosu değil, KATALANYA, güney Sudan veya Kosovo örneği yaratılmalıdır. İspanyada ki 2. büyük etnik toplum olan Katalanlar, ne bomba patlatıyor nede Franko’nun polis devletinin elemanlarını kendi örgütü diye lanse edip bilinçsiz halkı aldatmıyorlar ve işte şimdi bağımsız bir devlet oluşturma aşamasına geldiler. Bask’da polis denetiminde ki ‘eylemciler’ bomba patlatıp Bask halkını daha fazla sindirirken, Katalanyalılar başkentleri olan Barselona’da yerel parlamentolarını topluyor ve İspanya’dan daha fazla hak alıyorlar. Diyarbakır, 2. bir Barselona olmalıdır. Kosovolalılar yaklaşık 7 haftada bağımsızlıklarını elde ettiler. Bu iş o kadar zor değil, yol ve yordamınıa göre hareket etmek gerekir.

    12 Haziranda seçilecek Kürt vekillerinin kendi halkına yapabilecekleri tek faydalı şey, Diyarbakır ‘da kendi meclislerinin temelini oluşturacak yeni bir insiyatife önderlik etmeleridir. 35- 40 kişilik bir milletvekili gurubu bu alanda dünyayı ayağa kaldırabilir. Böyle bir şey eskiden ütopya sayılırdı, ama şimdi ki dünya şartlarında, herkes tarafında Kürtler için uygun bir seçenek olarak görülüyor. ABD ve AB, var olan çoğu kukla devletleri eskisi gibi her şart altında ayakta tutmaya çalışmıyor, daha esnek hareket ederek yeni devletlerin yaratılmasına kendileri önderlik ediyorlar. 30 kişiden fazla bir gurupla Ankara’ya gidip oradaki hayvanat bahçesinde 4 yıl daha boşa oyalanmak Kürdistan’da gelişen halk hareketine zarar verecektir. Seçilecek vekiller, Kürtlerin temel taleplerinin kabulü için TC’ye son bir talepte bulunmalı, kabul edilmediği halde bu yolun sonuna noktayı koyarak, Diyarbakır’dan başka bir yaşamın da varolabileceği gerçeğini ‘kardeşlerimize’ bildirmelidirler. O zaman Güngören’de, Etiler’de bombayı patlatanların safları daha iyi netleşecek, kanlı ay yıldızlı veya din simgeli türban bayraklarının üretimi yerine, insanlara faydalı şeyler yapılacak, ‘vatan bölünmez’, diye bağırıp çağıran cahiller sürüsü de işine gücüne gidecektir.
    Alevi olsun, Laz olsun bütün Karadeniz ve kuzeydoğu Anadolu halkları Kürtlerle aynı kaderi paylaştıklarını bilmeli ve harekete geçmelidir. Bu köhne yapıya son vermenin şartları artık olgunlaşmıştır.

    Sevgi ve Selamlarla
    Nazmi Doğan

    • Sayın Nazmi Doğan,

      Çizin gerçekci bir Kürdistan sınırı;
      toplumun % 18’ini oluşturan Kürt vatandaşlarımızın
      ve 3 milyon civarında olan Türk+Kürt ailelerden
      gelmek isteyenlerin tamamını alın götürün.

      Siz de rahat edin, biz de edelim.

      Biz kendi vergilerimizle kendi kendimizi geçindirelim,
      siz (alabilirseniz) kendi vergilerinizle kendi kendinizi
      geçindirin; güneydoğuya yeni ve yepyeni yatırımlar yapın.

      Yakamızdan düşün.

      Var mısınız ?

  9. sayın admin ben bir firmada muhasebe elemanı olarak çalışırken vekaletsiz güvene dayalı patronumun talimatlarıyla çekler düzenledim hepsi ödendi yanlız 4 adet karşılıksız çek kaldı patronumun ortağı imzaya itiraz etti şirket iki ortak dava ağır ceza mahkemesine gitti son kanuna göre durumum ne olur patronumun biri kabul ediyor ilk ifadesinde kendisinin imzaladığını söylüyor ama şu an o da karşılıksız çekler yüzünden kaçak durumda mahkemelere gelemiyor cevaplarsanız sevinirim.saygılar….

  10. SAYIN YETKİLİLER NDEN HALA BİR KATİLİN DEĞİL ,BİR KAPKAÇCININ DEĞİL,BİR HIRSIZIN DEĞİL,BİR TECAVÜZCÜNÜN DEĞİL DE BİZİM GİBİ ÇEK MAĞDURLARININ ENSESİN DE DİR ANLAMIŞ DEĞİLİM ,TAMAM ÇEKLİ BORCUMUZ VAR ZATEN DİĞER ARKADAŞLARIMIN BELİRTİĞİ GİB PARAMIZ OLSA ZATEN ÖDERİZ BİZLER HEVESLİ DEĞİLİZ EVİMİZE HACİZ GETİR MEYE , BUNUN YANI SIRA BORÇULUN DAN ZAMAN İSTİYORSUN SENİ HAPİS İLE TEHTİT EDİYOR LAR SANKİ HAPSE GİRİN CE BORÇ ÖDENECEK EĞER HAPİSE GİRİN CE BORÇ BİTİYORSA İNANIYORUM Kİ TÜM ÇEK MAĞDURLARI HAPİSE GÖNÜLLÜ GİDECEK TİR. TAKTİR YÜCE DİVANIN DİR.

  11. Geri bildirim: çek kanunu ne getirecek ? « karşılıksız çek ve yasal düzenlemeler

  12. ekimde kanun çıkmazzzzz
    çıksada işe yaramaaaazzzzz

    herkes derneğeeeeee

  13. 2002 den Beri bu Çek Yasasına Hapis Kalkıcak Sözde 2007 ‘nin 10. Ayında İflas Ettim Bankalar yüzünden Parama ipotek Koydular Çek Riskim var diye o yüzdende Çekimi ödiyemedim Simdi Piyasada Benim Adıma Çeklerimin Geziyor o Mafyadan o mafyaya o tefeciden bu tefeciye Düşünsenize Banka bile eli silahlı adamlar göndermiş yanıma finansbank avcılar Şubesi .. demek istediğim o ki kravatlı tefeci dediğimiz bankalar bile alacaklarını sözde tahsil etmek için artık gayriresmi yollara başvurmaya başladılar vay haLimize Hapis cezasıda cabası bu vatandaş kafasına sıkmasında napsın size soruyorum..

  14. Askere silah çekenler saltanat içinde rahat rahat gezip dolaşıyorlar biz batmışız evimize ekmek götüremiyoruz devlet bizi hapse atacak..adalet bu olsa gerek..para olsa kendimizi elaleme rezil edip eve haciz getirtecek halimiz yok..bunun ne kadar utanç verici bir durum olduğunu yaşayan bilir.bu ceza kalkmıştır yada kalkmamıştır hiçbir hakim kafasına göre yorum yapamaz..

  15. Arkadaşlar boşuna kimse heveslenmesin buna bende dahilim.Ocak ayından bu yana yargıtay bizim lehimize karar vermediğine göre hepimiz ya kacak yasayacağız yada gidip aslanlar gibi cezamızı çekecez..
    Aslında bir yolu daha var :)dağa çıkalım, daha sonra pişmanlık yasası için başvuru yaparız nasıl olsa devlete silah çekenlere ceza yok arada bizde yırtarız…

  16. slm arkadaslar, bu karmasayi arastirdikca kafam daha cok karisiyor avukatim diyor yeni kanun cikinca tum hapis cezalari kalkiyor ama yazilari okudukca tezzatliklara dusuyorum.bende insaat isleriyle ugrasiyordum ve iflas ettim cekleride odeyemedigim icin hapis cezasi cikti ve bu arada yurt disina ciktim ve hala burda yasiyorum ve turkiyeye donmek istiyorum ama daha 4 yil burda kalmam lazim .ancak bu yeni cek kanunu ile hapis cezalari ortadan kalkiyorsa hemen donecegim ama ne zaman cikacak bu yasa degisikligi ve gercektende hapis cezalarini kaldiracakmi?

    • arkadaslar az once skyturk tv de hakki koylu ve bir avukat cekler ile ilgili konusma yapti. avukat bey sag olsun bizim durumumuza ve farkli kararlara degindi sayin koylu ise cek magdurlarina cok guzel fikirler sundu benimde simdi aklima geldi eskiden kalma bogazda bir yalim ve ferrarim vardi onlari satip adli para cezalarini oduyecem sizde yapin yasasin hakki koylu benim bu fikir daha once aklima gelmemisti

      • merhaba Hakan,

        Haklısın.

        daha fazla söylemek istemiyorum.

        Hürriyet’in manşetinde ÇEK YASASINDA HAPİS KALKTI. diyor. Diyebilecek bir şey yok.

        Ben durumu anlatmak için yayına, yıllardır olduğu gibi devam edeceğim.

        hayırlısı olsun diyelim.

        • sevgili admin sanirim insanlarla alay ediliyor sayin hakki koylu 16 ocak 2009 tarihinde sayin iyimaya ile basina verdigi demecte gecmis olsun ceza almaktan bugunden sonra insanlar kurtuldu demisti ama ne yazikki o insan gitmis baska birisi gelmis.sanirim ya biz anlatamiyoruz derdimizi yada anlasilmak istenmiyoruz.zaten imkan olsa cekimizi oder kurtuluruz ne ugrasalim adli para cezasi ile bitmisiz evimizi ailemizi ve suanda kucuk borclarimi yurtdisinda cabayla kapatmaya ugrasiyorum artik haklisiniz diyecek birsey kalmadi yaziklar olsun firari hakan

    • merhaba Pınar hanım,

      umarım avukatınızın dediği gibi olur.

      esen kalınız.

  17. TBMM nin sitesinden takip ediyorum ama bizim konumuz Gözükmüyor ve yüzlerce görüşülecek tasarı var

    ne zaman görüşülecek bu tasarı?

    bu hafta ne görüşülecek mesela ?

    nereden öğrenebiliriz?

    • Haklısınız, daha adalet komisyonunda görüşülecek. Oradaki görüşmelerin akıbeti tamamen MUHALEFET’e bağlıdır. Muhalefet sesini yükseltirse, bilgili konuşursa ve anayasa mahkemesinde iptal ettirmekle tehdit ederse çıkış yavaşlar. Çek yasasıda düzelir.

    • henüz komisyonlarda. İşin aciliyetinden ve bilgi eksikliğinden ötürü fazla görüşülmeyecektir.

      Normal koşullar altında, haziran-2009 ‘da yeni yasa çıkar.

  18. bu nasıl yasa pek birşey anlamadım kolaylaşıcağına zorlaştırmışlar allah yardımcımız olsun paramız olsa zaten öderiz hapisteyken nasıl ödicez

    • Çetin bey,

      durumun anlamsızlığını yıllardır anlatıyorum. Bu blog üzerindeki yazılarda kanıtıdır.

      durumda iyileşme olacağı konusunda öngörümüz var..

      esen kalınız.

  19. arkadaslar sahte cek kullanmak da affa gırıyormu
    tesekkurler

  20. Yıldız hanım, geçmiş olsun.

    https://karsiliksizcek.wordpress.com/2009/05/11/yeni-cek-yasasi-tasarisi-gundeme-geldi-peki-simdi-ne-olacak/

    sorunuzun yanıtını bu yazıda bulamazsanız, lütfen tekrar sorunuz.

    ilginiz için teşekkür ederim.

  21. admin arkadaş öncelikle size çok teşekür edreriz bir nemzede olsa merelde veriyorsunuz sesimiz oldunuz birilrri tarafından sorunların paylaşolması güzel birşry . mersinde bir fabrikam vardı 150 kişiye ekmek kapısydı ve bu işi 15 ıldır apıyordum ama malesef 2007 de her şey bitti şimdi inanın hayatı sürdürmeye çalışıyorum. benim 21 çek davam var şu an bunların 9 tanesi infaz edilmiş durumda geri kalan 6 dosyanında kararı verilmiş ve teblikat aşamasında 6 dosaanında mahkemelr sürüyor .ve ben bunların hiç birini temmiz edemedim açılan mahkemelerde 2007 ila2008 pekala bu 31 12 2008 den sonra karar verilmiş ve verilecek dosyalara berat münkünmü bilgilendirirseniz çok sevinirim şimdiden teşekkürler ve iyi çalışmalar

    • merhaba,

      öncelikle geçmiş olsun.

      2009 öncesi çeklerde bir tahliye olasılığı sürüyor. Tam durumunuzu anlatırsanız, ziyaretci arkadaşlar ve bende fikir vermeye çalışırız.

      esen kalınız.

  22. ben bu yasadan birşey anlamadım eskisi ile hemen hemen aynı fakat ben eşimin avukatı ile konuştum bana anlattıklarını aynen yazıyorum zaten bu yasa bundan sonrası için, şimdi bizim durumumuz farklı şöyleki ,eski yasanın aralık 2008 de sona ermesi nedeniyle , bu yeni yasanın çıktıgı tarihe kadar olan boşluktaki sürede yasanın bulunmamasıdır .eger bu yeni yasa eski yasanın sona erdigi tarihte çıkmış olsaydı hiçbir şansımız yoktu ama buçıkan yeni yasada geriye işleyemeyecigine göre eski çek cezalarının hepsi berat olmalı bu ülkede birsürü hukukçu var elbet birkaçtane vijdanlı çıkar diye düşünüyorum yoksa herkes dogru A.İ.H.M. ne giderse herkes kazanır ve devletten çatır çatır tazminatınıda alır onun için eger devlet ,yargıtay bunu çözmez ise şimdiden herkes hazırlıgını yapsın dogru A.İ.H.M

  23. YILDIZ ARKADAŞ TAKVIMDE YAZAN FARUK ERDEM BIZLE RESMEN ALAY ETMIŞ BIRDE MUJDE HAPISLIK KALKIYOR DIYE YAZMIŞ ŞİMDIDE PARAN VARSA HAPISLIK YOK ZATEN BIZIM PARAMIZ OLMADIĞI İÇİN BU DURUMDAYIZ BORCUMUZU ODEMEK İÇİN HERSEYIMIZI SATTIK SON ÇEK KIRINTILARIDA BAŞIMIZA BELA OLDU SATACAK BIRSEY KALMADIKI YOKSA SON KIRINTILARIDA TEMIZLERDIM YOKSA BU KADAR İŞKENCE CEKILIRMIIII

  24. iyi günler arkadaşlar buğünkü takvim gazatesindeki haberi okumuşsanız meclise sunulacak yeni tasarı da pek bir değişiklik ok anlamadığım bizim paramız olsa öderiz zaten hapislik kalkıyor pek bir değişiklik yok gibi.

    • merhaba Yıldız,

      Yasa tasarısının bu şekilde olması bekleniyordu. Düzeltmeler için sesimizi duyurmaya çalışıyoruz.

      esen kalınız.

  25. 10 Mayıs 2009

    ÇEK MAGDRUNA MÜJDE…

    —- Çekte hapis kalkıyor mahkumiyetler bitiyor

    Yeni Çek Kanunu’na göre; karşılıksız çek kullanana hapis değil para cezası verilecek. Çek borcunu faiziyle ödeyene dava açılamayacak, mahkum edilenler ise serbest kalacak

    Çek yasasıyla ilgili mağduriyetler sona eriyor. Takvim’in gündeme getirdiği, ‘Çek yasasının yeni TCK’ya uyumu sağlanmadığı için 31 Aralık 2008 tarihinde hükmünün kalktığı ve mahkumların tahliye edilmesi’ yolundaki iddialar sonrası doğan hukuki boşluk, yeni yasayla doldurulacak. Yasa, karşılıksız çekte hapis cezasını kaldırırken, borcunu ödeyenler için de dava açılmasının önünü kapatıyor. Borcunu ödeyenler mahkum olsa bile serbest kalacak. Hükümetin Meclis’e sevk ettiği yeni Çek Yasası’ndan bazı önemli başlıklar şöyle:

    Hapis cezasına sınırlama: Karşılıksız çek kesenler para cezasını öderse, daha önceden benzer bir suç işlemiş olsa bile hapse girmeyecek. Çekin karşılığını faiziyle yatıranlar hakkında dava açılmayacak. Mahkumiyet hükmü verilmişse mahkeme bütün sonuçlarını ortadan kaldıracak. Ama çek kullanma yasağı uygulanacak. Bu kurala uymayanlar da 3 yıla kadar hapis cezası ile yargılanacak.

    Para cezası geldi: Karşılıksız çek verenlere 150 bin lira para cezası kesilecek. Çekin miktarı 150 bin liradan fazla ise verilen ceza da en az çek bedeli kadar olacak.

    Banka 474 lira ödeyecek: Çek karşılıksız çıkarsa, çek hesabı açan banka, alacaklıya her çek yaprağı için 474 lira ödeyecek. Bankalar, çek hesabı isteyenleri ayrıntılı incelemeye tabi tutacak.

    Bankalara yaptırım: Bankalar çekin karşılığını zamanında ödemezse, her gün için binde 3 faiz ödeyecek. Çeklerin süresinde ödenmesini sağlayacak bir sistem oluşturulacak ve çekler elektronik ortam üzerinden işleme konulabilecek.

    Çekler ikiye ayrılıyor: Yasanın yürürlüğe girmesi ile birlikte çekler, tacir ve tacir olmayan kişilerin çekleri olmak üzere ikiye ayrılacak.

    İnternette yazılacak: Kredi kartı borçluları gibi karşılıksız çek verenler de kara listeye alınacak. Çek kullanma yasağı verilen kişiler Merkez Bankası tarafından listelenecek. Bu liste yine Merkez Bankası tarafından internetten teşhir edilecek.

    Takvim gündeme taşıdı
    Karşılıksız çekten dolayı binlerce kişinin mağdur olduğunu TAKVİM gündeme getirdi. Yine Çek Yasası’nın yeni TCK’ya uyumlu hale getirilmediği için 31.12. 2008 tarihi itibariyle hükmünün kalktığı yönündeki tezleri de TAKVİM yazarak tartışmaya açtı. Başta Prof. Adem Sözüer ve Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya olmak üzere, bu tezi savunanların görüşleri sonrasında birçok mahkemeden tahliye kararı çıkmaya ve davalar düşmeye başladı. Yargıtay kararı beklenirken, hükümet Çek Kanunu Tasarısı’nı Meclis’e sunarak konuyu kökten çözdü. Tasarı yasalaştığında hapis cezaları kalkmış olacak.

    İşte o maddeler
    MADDE 5- : … Karşılıksız çek kullanan kişi hakkında şikayet üzerine her bir çekle ilgili olarak bin beşyüz güne kadar adli para cezasına hükmolunur. Hükmedilecek para cezası çekin karşılıksız kalan miktarından az olamaz…
    MADDE 6- : Karşılıksız kalan çek bedelini kanuni faizleriyle birlikte tamamen ödeyen kişi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına, davanın düşmesine, mahkumiyet hükmolunmuşsa bunun ortadan kaldırılmasına karar verilir….

    Yüzlerce mektup
    Gazetemize Türkiye’nin her bölgesindeki hapishanelerden yüzlerce mektup yağıyor. Mağduriyetlerini anlatan işadamları ve esnaf, “Yıllarca vergilerimizi verdik. Krizde çeklerimizi ödeyemedik. Hapse girdik. İşyerlerimiz kapandı, çalışanlarımız itsiz kaldı, ailelerimiz peritan oldu. Oysa dışarıda olsak borcumuzu da öder ekonomiye katkı yapardık. Bu kanun değişmeli” mesajını verdi.

    http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/2009/05/10/cekte_hapis_kalkiyor_mahkumiyetler_bitiyor

    • merhaba Hakan,

      trajikomik bir durum …

      etik haberciliği savunan medya basın duyurusunu copy-paste yapmak ile yetindi.

      esen kalınız.

    • Ben yeni çıkacak yasadan hiç birşey anlamadım .anlayışsız biri değilim ama yasa bu haliyle çıksa ne olur çıkmasa ne olacak değişen yok millet hapiste millet kaçak çözüm ooooooo
      Ben borçlü olarak alacaklı parasını alamamış.zaten onamı yanayım Kendimemi yanayım sevğili hükümetimizde bence hala çıkar peşinde ya ceza ya hapis diyor sanki alacaklıya bir faydası olacak ama görünen oki kurtuluş yok meclisten af cıkacak gibi değil miletin vekilin hatta devletin herşeyi para olmuş dilerim görüşmelerden kesilen cezaya tebliğ +vade uygulanır bizlerde hükümette mutlu olur
      saygılar.

      • merhaba Çetin,

        masa başında, copy-paste ile haber hazırlanıyor. Basının bu tasarıyı af çıktı diye duyurması üzücüdür.

        esen kalınız.

  26. RIZA BEY YARGITAYDANDA KARAR 5YIL SONRA CIKAR O ZAMANA KADAR YAŞARSAK KASIM ARALIKTA İÇERI GIRIP 2 AYLIK CEZAM VAR ODYEYIM BARI AF CIKACAK DIYE YAZILDI BENDE BEKLEDIM KIŞIN GIRSEYDIM KEŞKE İÇERDE BORCUMU ODERDIM

    • merhaba Can ATAK,

      meclisde yeni yasa çıkar. Fazla bir şey değişmez.

      Süren davalar için bir madde konur. Bunun kapsamını tahmin edemiyorum.

      Yasa çıkınca, yargıtay kararını açıklar.

      hayırlısı diyelim.

  27. … Meclis kararını beklemeyin arkadaşlar onlar sadce yeni bir düzenleme yapıcak.Bizi ilgilendiren karar yargıtay dan çıkıcak

  28. eski tarihlı cek suclularına bır sey yok SAHAYA İNELIMMMMM

    • merhaba,

      sesimizi duyurmak gerekiyor. Burada yazılan yazıların-yorumların internet sitelerinde nasıl kulla nıldığını görüyoruz.

      yazalım, konuşalım.

  29. tbmm den sonuç ne zaman cıkar admin?
    bu ay cıkar diye söylentiler duydum sağdan soldan umutlandık ama..inş hepimiz bu sıkıntılardan kurtuluruz..

    • merhaba Hakan,

      ben baştan beri yasanın Mayıs-Haziran ayında çıkacağını düşünüyorum. Haziranı geçemez.

      Yeni yasa ile birlikte süren davalar için bir karar alıancaktır.

      Aynı anda Yargıtay’da karar alacaktır.

      ilginiz ve katkılarınız için teşekkür ederim.

  30. Ne değişmiş ki,bankaların sorumlulukları arttırılmış,değişen çok bir şey yok.

    • merhaba Koray,

      tamamen haklısınız. Yasa tasarısında temel olarak değişen birşey yok.

      esen kalınız.

    • İSTANBUL MV. VE CHP GRUP BAŞKANVEKİLİ KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN ZAHİD AKMAN’IN BİAT BELGESİ İLE DENİZ FENERİYLE İLİŞKİLİ ŞİRKETLERİN KAYITLARINDAKİ SAHTE İMZA VE ÇELİŞKİLER HAKKINDAKİ BASIN TOPLANTISI
      Pazartesi, 03 Kasım 2008 00:00
      Değerli Basın Mensupları,

      3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Yasanın 4. maddesi, yayın ilkeleriyle ilgilidir. Söz konusu maddede, “Radyo, televizyon ve veri yayınları, hukukun üstünlüğüne, Anayasanın gelen ilkelerine, temel hak ve özgürlüklere, milli güvenliğe ve genel ahlaka uygun olarak kamu hizmeti anlayışı çerçevesinde yapılır.” hükmüne yer verilmiştir. Aynı maddenin (e) bendinde ise, “Yayınların toplumun milli ve manevi değerlerine ve Türk aile yapısına aykırı olmaması” ilkesi vurgulanmıştır.

      Aynı yasanın 7. maddesinde RTÜK Başkanının, Kurulun görevlerini yerine getirmesini sağlamakla görevli olduğu belirtilmiştir.

      Değerli Basın Mensupları,

      Türkiye’de genel ahlaka uygun yayın ilkelerini belirleyen bir yüksek kurulun başkanının, Almanya’da sonuçlanan Deniz Feneri e. V. dolandırıcılığı davasında adı defalarca geçiyorsa, görevinden ayrılması gerekirdi. Sayın Zahid Akman, adının iddianamede geçmesi bir tarafa, doğrudan mahkeme başkanı Alman yargıç tarafından Deniz Feneri davasının Türkiye’deki asıl failleri arasında sayılmıştır. Buna karşın, Sayın Akman ısrarla görevini sürdürmüş ve Sayın Başbakanın kendisinin arkasında olduğunu söylemiştir.

      Değerli Basın Mensupları,

      Şimdi Zahid Akman’la ilgili 3 ayrı konuyu bilgilerinize sunacağım.

      1.Daha önce Mehmet Gürhan’ın Zekeriya Karaman’a verdiği İstanbul 10. Noterliğince onaylanan bir Vekâletnameyi, “biat belgesi” olarak bilgilerinize sunmuştum. Bu vekâletnamenin özelliği Zekeriya Karaman’ın Deniz Feneri olayındaki konumunu, gerçek gücünü ve rolünü ortaya koymasıdır. Bir başka anlatımla, bu vekâletname Alman yargıcın, “asıl failler Türkiye’dedir” söylemindeki haklılığı ortaya koymaktadır. Şimdi sizlere Zahid Akman’ın biat belgesini sunuyorum (EK 1). Bu biat belgesi, Ankara 18. Noterliğince düzenlenmiştir. Bu vekaletname ile Zahid Akman, Zekeriya Karaman’a, tüm ticari işlemlerde (şirkete ortak olma, ortaklıktan çıkma, yeni şirket kurma, kamu kuruluşları nezdinde kendisini temsil etme, kar payları üzerinde dilediğince tasarrufta bulunma vs.) tam yetki vermektedir. Yani, Zahid Akman’ın gerçek patronu, Kanal 7’nin yöneticisi Zekeriya Karaman’dır. RTÜK Başkanı olan bir kişi, bir televizyon yönetici ve sahibine bu denli bir biat belgesi verirse, kendisi RTÜK Başkanı görevini objektif olarak yerine getiremez.

      2.RTÜK Yasasının “Yasaklar ve Denetim” başlıklı 9. maddesine göre, “RTÜK üyeleri ile 3. dereceye kadar kan ve sıhri hısımları radyo ve televizyon hizmetleri alanında üst kurulun görev ve yetki alanına giren konularda herhangi bir yüklenme işine giremez, özel radyo ve televizyon şirketlerinde ve bu şirketlerin doğrudan veya dolaylı ortaklık bağı bulunan şirketlerde ortak veya yönetici olamazlar.” Bu yasal düzenlemeye göre RTÜK üyeleri bırakın yönetici olmayı doğrudan veya dolaylı radyo ve televizyonla ilgili bir şirkete ortak dahi olamazlar. Şimdi sizlere, Rehber Basın Yayın Organizasyon ve Eğitim Tesisleri Limited Şirketinden söz edeceğim. Bu şirketin Ana Sözleşmesine göre şirketin faaliyet konularından birisi şudur: “Sesli ve görüntülü video, sinema, televizyon ve reklam film ve paket programları hazırlamak, hazır olanları çoğaltmak, pazarlamasını dağıtımını yapmak, stüdyolar kurmak, bunlarla ilgili her türlü makine vs. yurtiçinden ve yurtdışından temin etmek ve bunların her türlü ticaretini yapmak.” Bu şirketin ortaklarından birisi de Aykut Zahid Akman’dır. 3 Ocak 2008 tarihli Türkiye Ticaret Sicili Gazetesine bakıldığında bu gerçek görülecektir (EK 2). Bu şirketin diğer ortakları ise, Sayın Akman’ın biat belgesi verdiği Zekeriya Karaman ve Hasan Hüseyin Ceylan’dır. RTÜK yasasının 9. maddesi, RTÜK üyelerinin kendileri ve 3. dereceye kadar yakınlarının radyo ve televizyonla ilgili bir kuruluşa ortak dahi olamayacağını öngörürken Sayın Zahid Akman, kendisi için bir istisna geliştirmiş televizyon programları hazırlama yetkisi olan bir şirkete ortak olmaktan çekinmemiştir. Aynı Zahid Akman, milli ve manevi değerlere ve Türk aile yapısına sözde sahip çıkacaktır. Kaldı ki, Zahid Akman 22 Eylül 2008’de “herhangi bir üretim, alım satım yapan, şirketle ortaklığım yoktur” diyerek, “şu anda iki ortaklığım var, ikisi de yatırım ortaklığıdır. Birlikte bir gayrimenkul alınmıştır, gayrimenkul adına yapılan şirket faaliyetidir ve limited şirketidir.” açıklamasında bulunmuştur. Şimdi Sayın Zahid Akman’a şunları sormak istiyorum,

      ·Bu şirketin hala ortağı mısınız?

      ·Bu nasıl bir gayrimenkul şirketidir ki, televizyon işine bulaşıyor?

      ·Kanal 7 yöneticisi ve sahibi Zekeriya Karaman’la aynı şirkette ortak olmanız, sizin yasanın 9. maddesini açıkça ihlal ettiğinizi göstermez mi? Çünkü siz, bir televizyon sahibi ile ticari ortaklık kurarak yasada belirtilen “dolaylı dahi olsa televizyon sahipleriyle ortaklık kurulamayacağı” yasağını delmiyor musunuz?

      3.Değerli Basın Mensupları,

      Şimdi sizlere Ankara 18. Noterliğince düzenlenmiş Sayın Aykut Zahid Akman’a ait bir imza beyannamesini sunuyorum. Sayın Akman 3 ayrı imza atarak, imzasını (Haziran 2004’de, 25669 yevmiye numarası ile) noterde tescil ettirmiştir (EK 3). Size sunacağım bir diğer belge ise, altında Sayın Zahid Akman’ın imzası bulunan, Beyaz İletişim Tanıtım Turizm Sanayi ve Limited Şirketi’nin 29.5.2004 tarihli ve 19 no.lu kararıdır. Bu karar İstanbul 28. Noterliği tarafından 7 Haziran 2004 tarih ve 18018 yevmiye numarası ile onaylanmıştır (EK 4).

      Değerli Basın Mensupları,

      İki ayrı belgedeki (EK 3 ve EK 4) Aykut Zahid Akman’a ait imzalar hiçbir benzerlik göstermemektedir. Bunun için kriminal bir rapor almaya da gerek yoktur. Çünkü karar defterindeki imzanın sahte olduğu bir bakışta anlaşılmaktadır. Merak ettiğim konu şudur, Sayın Zahid Akman kendi yerine sahte imza atan kişiler hakkında bugüne kadar Cumhuriyet Başsavcılığına herhangi bir suç duyurusunda bulundu mu? Bulunmadıysa, bunun gerekçelerini kamuoyuna açıklamak zorundadır. Nasıl bir iş ve çıkar birlikteliği vardır ki, sizin adınıza sahte imza atan kişiyi koruyorsunuz… Sahteciliği koruyan ya da göz yuman bir kişi, ahlaki değerlerin yücelmesi adına, RTÜK Başkanı olabilir mi?

      Hele hele, bir RTÜK Başkanın yasaların kendisine tanıdığı yetkileri koltuğunu korumak için kullanması daha da vahimdir. Yasaların RTÜK Başkanına verdiği yetkiler, RTÜK Başkanınca birilerinden intikam alma güdüsüyle kullanılamaz. Bunu fırsat olarak değerlendirip, medyayı sindirmeye çalışmak ancak ve ancak sahteciliğe göz yumanlar için geçerli olabilir…

      Değerli Basın Mensupları,

      Türkiye gibi ülkelerde yolsuzluk olaylarının ortaya çıkarılması ve suçluların cezalandırılması son derece zordur. Yolsuzluk yapanlar siyasi iktidarlardan himaye görür, yolsuzluğun kılıfını hazırlarlar. Bu açıdan karşınızda son derece profesyonel kişiler görürsünüz. Hangi yolsuzluğu ele alsanız karşınıza çok sayıda şirket ve bu şirketlere ait çok sayıda belge çıkmaktadır. Kanal 7’de olduğu gibi, şirket ortakları hep aynı kişiler olmasına karşın, yüzlerce binlerce şirket belgesi içinde yolsuzlukları ortaya çıkarmak zorundasınızdır. Bu açıdan sizlere sunduğum bu belge şirket kayıtlarının güvenilmez olduğunu, nasıl tahrif edildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

      Değerli Basın Mensupları,

      Deniz Feneri bağlamında bu konuları araştırırken, 2 ayrı gerçekle daha karşı karşıya kaldık. Bunlardan ilki hortumcuların aynı adreste çok sayıda şirket kurmaları ve bir süre sonra kurdukları bu şirketlerin unvanlarını değiştirerek yollarına devam etmeleridir. Yani bunlar diyorlar ki, “durmak yok, yolmaya devam.” Bunu yaparak, bir yandan yeni ihalelere yeni şirket isimleriyle girerek izlerini kaybettirmekte, öte yandan da hukuku yolsuzlukları perdelemek amacıyla kullanmaktadırlar.

      İkinci gerçek ise, bu şirketlerin kayıtlarındaki yasa dışılıklardır. Bu işler AKP güvencesi altında yapıldığından hiçbir kamu otoritesi bunları denetlememekte, o kadar ki, bazı noterleri kendilerine hizmet eder hale getirmektedirler. Almanya’da Deniz Feneri Davasında hapiste bulunan birisiyle ilgili olarak, sanki İstanbul’daymış gibi işlem yapan İstanbul 10. Noteri’ni bunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak kamuoyuna açıklamıştık.

      Benzer uygulamalara İstanbul 28. Noterliğinde de rastlıyoruz. Size sunacağım üç ayrı belgede İstanbul 28. Noterliğinin her türlü güvence anlayışını dışlayarak adeta birilerine hizmet eden konuma nasıl girdiğini örnekleyeceğiz.

      1. İstanbul 28 Noterliğince 25 Temmuz 2005 tarih ve 23287 yevmiye numarası ile onaylanan Beyaz Holding Anonim Şirketine ait yönetim kurulu kararı (EK 5). Bu yönetim kurulu kararının Karar Numarası 7, Karar Tarihi ise 27.7.2005’tir. Bu kararla Zekeriya Karaman ve Mustafa Çelik (Alman Yargıcın Türkiye’deki Deniz Feneri davasında asıl fail olarak belirttiği kişiler) temsilci olarak seçilmişlerdir. İşin dikkat çekici yanı daha Beyaz Holding tarafından karar alınmadan noterin onay vermesidir. Özetle Beyaz Holding Temmuzun 27’sinde karar alıyor, ama noter her ne hikmetse 25 Temmuz’da daha alınmamış olan şirket kararını onaylıyor.

      2. İstanbul 28. Noteri 2 Ekim 2003 günü, 28680 yevmiye numarası ile Beyaz İletişim Tanıtım Turizm Sanayi ve Limited Şirketi’nin bir yönetim kurulu kararını onaylıyor. Yönetim Kurulunun karar numarası 14, karar tarihi ise 7 Ekim 2003… Görüleceği üzere İstanbul 28. Noteri yine 7 Ekim’de alınan bir kararı, daha karar alınmadan 2 Ekim 2003 tarihinde onaylıyor (EK 6).

      3. İstanbul 28. Noteri 25 Temmuz 2005 tarih ve 23284 yevmiye numarası ile Beyaz Holding A.Ş’nin bir yönetim kurulu kararını onaylıyor. Yönetim kurulunun karar numarası 4, karar tarihi ise 27.7.2005… Ama her ne hikmetse, yine İstanbul 28. Noteri bu kararı da kararın verildiği tarihten önce, 25 temmuz.2005 tarihinde onaylıyor (EK 7).

      Değerli basın mensupları, İstanbul 28. Noterine ilişkin olarak bir hatırlatmada bulunmak isterim. Bu değerli noterimiz şu anda İstanbul 10. Noterine ilişkin soruşturmanın da yürütüldüğü Noterler Birliğinin Başkanıdır. Bu bağlamda, İstanbul 28. Noterine dikkatinizi çekiyorum.

Yorum yaparak destek olabilirsiniz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s