CHP’NİN ANAYASA MAHKEMESİNE İPTAL DİLEKÇESİ


ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA (Yürürlüğü Durdurma İstemlidir)

çek kanununun iptal edilmesi istemi

Reklamlar

12 responses to “CHP’NİN ANAYASA MAHKEMESİNE İPTAL DİLEKÇESİ

  1. Turkey Foreign am

    Thank you for your information

  2. Koruma ve kollama yaptık

    “Balyoz” hükümetinin programı ise bu kabineye bırakılmayacak, darbeyi gerçekleştiren askerlerce yazılacaktı. Nitekim Balyoz Harekât Planı’nın Süha Tanyeri’nin bilgisayarından çıkma EK-J belgesi, ordu içindeki bir grubun öngördüğü “Milli Mutabakat Hükümeti Programının tamamım kapsıyor.

    Planın “Giriş” bölümünde darbenin gerçekleştirildiği hatırlatılarak, bu müdahalenin dayanağı şöyle aktarılıyor:

    “Türk Silahlı Kuvvetleri mevcut anayasal sistemin ve İç Hizmet Kanunu’nun kendisine verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama görevim yerine getirerek (… tarihinde) Laik Cumhuriyetin kazanımlanmn korunması amacıyla Devlet yönetimim devralmış bulunmaktadır. Bu tarihten itibaren yasama ve yürütme görev ve yetkisi, Milli Güvenlik Konseyi tarafından Türk Milleti adına kullanılmıştır.”

    Milli Güvenlik Konseyi der ki… Ardından “neden darbe yapıldı” sorusunun cevabı veriliyor; üstelik de Milli Güvenlik Konseyi’nin bu konuda söylemesi planlanmış olan cümleler tırnak içinde alıntılanarak. İşte o bölüm: “Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda, dış ve iç düşmanlarının tertip ve tahrikleriyle haince saldırılara uğramış, milli birlik ve bütünlüğümüz tehlikeye düşürülmüştür. Bu durum karşısında girişilen harekatın amacı, Milli Güvenlik Konseyi’nce; ‘Ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, Devlet otoritesini ve varlığını yemden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mam olan sebepleri ortadan kaldırmak’ olarak belirtilmiştir. 2003 TürMye’sinin artık herkes tarafından kabul edilen iki meselesi, Atatürk ilke ve inküaplanmn yemden hayata geçirilmesi il e ekonomik durumun düzeltilmesidir.”

    Türban simgeye dönüşmesin

    Balyoz’un Hükümet Programı’mn neyi “umacı” olarak gördüğü de daha en başından belli. Giriş bölümü şu cümlelerle bitiyor:

    “Yönetimimiz, Atatürk’ün önderliğinde kurulan laik, demokratik, hukuka bağlı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, dışarıdan ve içeriden gelebüecek her türlü tehlikeye karşı korumakta, Atatürk ilke ve inkılaplarını her alanda pekiştirmekte, din ve vicdan hürriyetinin de teminatı olan laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının devlet işlerine karıştırılmasını, siyasal amaçlarla ve çıkar hesapları üe istismarım önlemekte kesin kararlıdır.

    Kadınlarımızın kamusal alanlarda ve kamu kurumlarında, turbam cumhuriyetin temel ilkelerini hedef alan bir siyasal simgeye dönüştürmesine karşı Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda her türlü önlem alınacaktır.”

    Yargıya yeni düzenleme

    Balyoz Hükümeti’nin programının izleyen paragraflarında, “Adalet ve Asayiş İşleri” başlıklı bölümde, yargı ve güvenlik alanında yapılacaklar anlatılıyor:

    “Çağın şartlarına uygun olarak, yargı bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi ilkelerinin fiilen hayata geçirilebilmesi için, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bağımsız olarak yetkilerini kullanmasını ve görevlerim yerine getirmesini sağlayacak bir düzenleme yapılacaktır. Bu hedefin gerçekleştirilmesi maksadıyla, Kurul’da görev alan yargıçların her türlü etkilerden uzak kalarak, yalnızca Anayasa, yasalara ve vicdani kanaatlerine göre karar vermelerine olanak sağlayacak tedbirler alınacaktır. Yargı bağımsızlığını tam olarak sağlamak üzere gerekli tüm yasal düzenlemeler, yönetimimiz döneminde gerçekleştirilecektir. Uygulamadaki yasalar gözden geçirilerek, günün şartlarına cevap vermeyen hükümler kaldırılacak, değişmesi gerekenler değiştirilecektir.

    Mevcut yargı sistemindeki tıkanıklıklar giderilecek, davaların hızlı ve etkin sonuçlandırılması sağlanacak, yargı teşkilatı yeniden yapılandırılacak, yargı sisteminin modern araç ve gereçler ile takviyesi ve bilgisayar kullanımının yaygınlaştırılmasına yönelik çalışmalar hızlandırılacaktır. Tutukevleri ile Ceza infaz kurumlarının kuruluş ve idaresi yeniden düzenlenecek, güvenlik ve disiplinin tam olarak sağlanması amacıyla buraların iç ve dış yönetim ve güvenliği Jandarma Genel Komutanlığı tarafından sağlanacak, hükümlülerin topluma yeniden kazandırılmasına önem verilecektir.

    Ülkede asayiş ve güvenliğin daha kısa sürede ve etkin olarak sağlanması, istihbarat, kaçakçılık ve organize suçlarla mücadelede daha etkin olunması, uyuşturucu madde kaçakçılığı ile etkin mücadele edilebilmesi, trafik hizmetlerinin daha iyi sunulabilmesi ve kazaların azaltılması maksadıyla kolluk güçlerinin koordinasyonunu sağlayacak yeni bir yapı oluşturulacaktır.”

    Daha etkin koruculuk sistemi

    Darbe sonrası “Milli Mutabakat Hükümeti”nin Kürt meselesine bakışı siyasi ve etnik ayrımcılık temelindeki sorundan tamamen bihaber bir dille ifadesini bulmuş:

    “Güneydoğu Anadolu bölgesinin sorunları coğrafi, sosyal ekonomik nedenlerden, bölgenin feodal yapısından ve dış tertip ve tahriklerden kaynaklanmaktadır.”

    Akabinde konu Güneydoğu’daki “güvenlik” sorununa getirilerek, “Bölücü teröre karşı mücadelenin etkili biçimde sürdürülmesine kararlı şekilde devam edilecektir” dendikten sonra ekonomik önlemlere değiniliyor:

    “Bu yaklaşımın sonucu olarak, bölgedeki ciddi boyutlu güvenlik sorunu, sosyal ve ekonomik çözümlerle ve uluslararası ilişkilerle birarada ve bütünlük içinde değerlendirilecektir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin kalkınma projeleri kapsamında tarım ve hayvancılığın yeniden geliştirilmesine yönelik projeler uygulamaya konulacaktır.”

    Bu noktada, Orgeneral Doğan ve arkadaşlarının Balyoz Hükümeti için uygun gördüğü “Güneydoğu siyaseti” koruculuk sisteminin kuvvetlendirilmesi üzerinden ifadesini buluyor:

    “Bölgede her türlü kalkınmanın ve gelişmenin temeli asayiş ve güvenliğin tam olarak sağlanmasına bağü olduğundan, gerekli olan her türlü önlemin alınmasından ve uygulanmasından asla taviz verilmeyecektir. Bu kapsamda koruculuk müessesesi daha etkin hale getirilecek ve baskıcı feodal yapının dağıtılması için gerekli çalışmalara hız verilecektir. Bölgede hızla yayılan irticai ve bölücü unsurların faaliyetlerinin önlenmesi için her türlü tedbir alınacaktır.”

    Terörle mücadele üst kurumu

    Programın “Terörle Mücadele ve İç Güvenlik” başlıklı bölümün ilk paragrafları aynen şöyle:

    “Uzun yıllardır ülkemizin güvenliğini, ekonomisini, iç politikasını, dış politikasını olumsuz etkilemekte olan terör, ülkenin kaynaklarını tüketmekte ve ülkenin gücüne ve hareket kabiliyetine sekte vurmaktadır. Çok yaygın olmamakla beraber terör tedirginliği ve kuşkusu devam ettiği sürece ülkenin gelişmesi, ekonomik kalkınmanın sağlanabilmesi için gerekli bazı adımlar atılamamaktadır.

    Bu nedenle mevcut yasalarla güvenliğin ve asayişin istenilen seviyede sağlanamaması durumunda her türlü tedbirin alınmasından çekinilmeyecektir.

    Terörle mücadelenin daha etkin yapılması amacıyla kolluk güçlerinin tek elden yönlendirilmesini sağlayacak bir üst kurum oluşturulacaktır.

    Terörün dış kaynakları üzerine gidilecek, teröre destek veren ülkelerle olan politikalar değerlendirilecek, terörün dış desteği gerek ülke bazında gerek örgüt bazında önlenmeye çalışılacaktır. Bu kapsamda uluslararası girişimler yapılacaktır.”

    Silaha daha çok para

    Daha sonra, silahlanma ve askeri konut harcamalarının artırılmasını öngören bölüm geliyor:

    “Vatanın ve ulusun bekası üe doğrudan ilgisi nedeni ile Süahlı Kuvvetlerle ilgili yatırım ve harcamalar ihtiyaçlar ve çağın gerekleri doğrultusunda artırılacaktır. Silahlı Kuvvetlerin modernizasyonu gayretlerine hız verilecektir. Silahlı Kuvvetlerimizin iç ve dış tehditleri caydırmada NATO ve BAB bünyesindeki faaliyetleri ulusal çıkarlarımızla paralel olarak sürdürülecektir. Süahh Kuvvetler mensuplarının üstün bir moralle hizmetlerinin devamım sağlamak için gerekli her türlü önlem alınacaktır. Ayrıca, Güvenlik Kuvvetleri mensuplarının mesken sorunlarının çözümlenmesi için konut yaptırılması ve satın alınması bir program dahilinde gerçekleştirecektir.”

    On bir yıllık temel eğitim

    Program, “Eğitim ve Öğretim” başlığı altında zorunlu öğrenim süresinin on bir yıla çıkarılmasını öngörüyor:

    “Ulusal eğitimin tüm kademelerinde, Atatürk ilke ve inkılaplarını özümsemiş, bilimsel düşünceye yatkın, bilgi çağının gereklerini yerine getirebilecek donanıma sahip insanlar yetiştirmek asıl hedefimizdir.

    Zorunlu ve kesintisiz temel eğitimin öncelikle ıı yıla çıkarılması için gerekli çalışmalar yapılacaktır.

    Tüm kademedeki okullar, bir plan çerçevesinde çağdaş eğitim araçları ile donatılacak, bilgisayar destekli eğitime hız verilecektir.”

    Biri okulları gözetleyecek

    Aynı bölümün devamında, “Her seviyedeki özel eğitim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilecektir. Bu kurumlarda yıkıcı, bölücü ve irticai faaliyetlerde bulunan sahip, yönetici ve çalışanlar hakkında Atatürk ilke ve devrimleri çerçevesinde gerekli yasal tedbirler alınacaktır” deniyor.

    Özel üniversite kalmayacak

    Ve özel üniversitelere son verileceği duyuruluyor:

    “özel yükseköğretim kurumlan çağdaş etkin ve nitelikli hale getirmek için devletieştirilecektir. Eğitimin her kademesinde yurt olanaklarının artırılmasına özen gösterilecektir.”

    Ekonomide 1922’ye dönüş

    Programın, “Ekonomik Politikalar” başlıklı bölümü Balyoz Darbesi’nin küreselleşmiş piyasa ekonomisine mesafeli, devletçi, ulusalcı bir çizgide iktisadi kararlar alacağının habercisi. Bu bölümün girişinde söz Mustafa Kemal’e bırakılıyor:

    “Ebedi Şefimiz Atatürk’ün çizdiği yolda devlet kuruculuğu sorumluluğunu taşıyarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Anayasa’da belirtilmiş düzenini her ne pahasına olursa olsun korumak ve kollamak en birinci vazifemizdir. Büyük Atatürk, ı Mart 1922’de yaptığı Meclis açılış konuşmasında şöyle diyordu:

    ‘Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle de bizce önemli olan mali gücümüzün, bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır’. Atatürk, devletin tam bağımsız olabilmesi için ekonomik bağımsızlığın şart olduğunu vurgulamış ve kapitülasyonları kaldırmıştır. 1923’te İzmir’de İktisat Kongresi’ni düzenleyerek, kongrede, ‘ulusal bağımsızlık ilkesi’nden kesinlikle taviz verilmeyeceği ve bu ilke içinde kalkınmanın gerçekleştirileceği kararlaştırılmıştır.”

    Avrupa Birliği eşittir Sevr

    Darbe hükümetinin “Sevr sendromundan” mustarip ekonomik programında, devletçi ekonomi politikalar sayesinde “ülkenin bir zamanlar uçak satacak duruma geldiği” büyük bir ciddiyetle anlatılıyor ve Avrupa Birliği’ne olumsuz bakış gizlenmiyor:

    “Cumhuriyetin kuruluş yıllarında kalkınmada uygulanan ulusal model üe çeşitli sahalarda büyük basanlar elde edilmiştir. Bu dönemde uygulanan model üe ülkemiz Belçika’ya uçak ihraç edecek seviyeye ulaşmıştır. Ancak 1945 yılından soma ülkemiz tekrar siyasi, kültürel, ekonomik yönlerden kuşatma altina alınmış; Batılı devletler, Atatürk döneminde hayata geçiremedikleri SEVR projesini AB, IMF ve Dünya Bankası yoluyla uygulamaya başlamışlardır.”

    Para Fonu’na ‘hayır’

    Darbe hükümetinin ekonomi programı bu minval üzere devam ediyor. İzleyen bölümü, ara başlıklar eklemek dışında müdahale etmeksizin aynen aktarıyoruz:

    “Bir taraftan uluslararası şirketler IMF ve Dünya Bankası yoluyla devletimizin bütçesine yön vererek ülkemizi kıskaca almaya çalışmakta, diğer taraftan da özeUeştirmeler, Kirlerin satışı, Uluslararası Tahkim, AB Ye uyum yasaları ve tahdit kanunlan Ue ulusal kaynaklarımız yabancılara peşkeş çekilmektedir.

    Ekonomik bağımsızlık, devletlerin bağımsızlığında gün geçtikçe daha belirleyici hal almaktadır. Ülkeler, borçlandırma yöntemiyle borç veren güçlerin egemenliğine girmekte, ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel tavizler borçlandırma yöntemiyle kolayca koparılmakta, kısaca yeni bir silahsız savaş dönemi yaşanmaktadır.

    Ekonomik anlamda sınırların önemini yitirdiği günümüzde; küresel dünyaya hakim olan güçler, “ulus-devlet anlayışının gereksiz olduğu” fikrini empoze etmektedirler. Unutmayalım ki ulus-devlet fikrini yitiren halklar, iç ve dış her türlü tehdide açıktır ve çaresizdir. AB, IMF ve Dünya Bankası’nın baskılanyla çıkartılan kanunlar, çok ağır şartlara bağlanmış borçlar, mali yardım adı altındaki siyasi tavizler ulusal bağımsızlığımızı ortadan kaldırmaktır.

    Darbeci ekip Türkiye’nin kalbine Balyoz indirdikten sonra kurduracağı yeni hükümetin programını da yazdı. Ulusalcı ve devletçi bir bakış taşıyan bu programda Cumhuriyetin ilk yıllarına özlem, topluma ve dünyaya tepki vardı

    Doğal seleksiyon’un hâkim olduğu, yani güçlünün zayıfı yok ettiği serbest piyasa sisteminde, halk fakirliğe ve yokluğa doğru itilmektedir. Gelinen noktada emperyalist bir sömürü aracına dönen ekonomik sistemde halkın refahı ve ülkenin kalkınması yalnızca sözde kalmaktadır.

    II. Dünya Savaşı’ndan sonra uygulamaya konulan dış yardım ve borçlanmaya dayalı kalkınma politikalan, ülkemizin kalkınma çabalannı boşa çıkartmıştır. Kalkınma hamlelerini dış sermaye yatırımlarına bağlayan siyasi irade, yabancı sermayenin gelmesi için istenilen her şarta boyun eğmiş, yabancı yardımları almak için ulusal haklardan vazgeçerek ülkeyi satma noktasına getiren anlaşmalara evet demiştir.

    Günümüzde dışarıdan alman kredilerin hepsi şartlara bağlıdır. Küresel sermayenin, IMF kredileri karşılığındaki istekleri sadece verdikleri paranın geri iadesi olmamaktadır. Dış kredilerin alınmasında uluslararası şirketlere verilen teşvik adı altındaki imtiyazlar, yerli üreticiyi rekabet edemez duruma getirmiştir.

    Ekonomimiz, 1999 yılında Cumhuriyet tarihinin en büyük küçülmesini yaşamıştır. 2000 yılında IMF, vereceği borç paranm karşılığında ‘Ek Niyet Mektubu’ adı altında Türkiye’den SEVR’den daha ağır şartların yerine getirilmesini istemiş, maalesef bu istekler ‘Ek Niyet Mektubu’ adı altında yerine getirilmiştir. Devletin ekonomi kurumlan, ‘yüksek faiz, iç borç, dış borç ve döviz baskısı’ altına alınarak etkisiz hale getirilmiş, diğer taraftan uluslararası şirketler kendilerine verilen imtiyazlarla ekonomiyi ele geçirmiş durumdadırlar. Bugün ülkemizde vergi gelirlerinin tamamı, iç ve dış borçlarımızın faizlerini karşılayamaz durumdadır.

    Borçların karşılanması için halktan devamlı yeni vergiler alınmasını tavsiye eden IMF yetkilileri, uluslararası şirketlerin önündeki tüm engelleri kaldırmayı amaçlamışlardır.”

    Şirketlere de ‘hayır’

    “Son dönemde uluslararası şirketler ve onun uzantısı olan büyük sermaye grupları, üretimden ziyade ‘parayla para kazanma’ metodunu uygulamaktadırlar. Günümüzde kapitalist sömürü yönterninin adı ve adresi uluslararası şirketlerdir. Dünya ticaretinin % 6o’ı 500 büyük şirketin elindedir.

    Ülkemizde uluslararası bir şirketin ortak olmadığı holding neredeyse yok gibidir. Bu şirketler, yalınmlar için gerekli sermayenin çok küçük bir bölümünü kendi imkanları ile sağlarken, % 80-90 gibi önemli bir kısmım ülkemiz kaynaklarından temin etmektedirler.

    Ülke yönetimini elinde bulunduran hükümetler, maalesef ekonomi yönetimini IMF’ye devretmişlerdir. Seçim vaatleri arasında yer alan ‘IMF ile yola devam’ sözleri, ülke yönetiminin yabancı güçlere bırakıldığının apaçık delilidir.

    IMF ve Dünya Bankası ülkemize ekonomik programlar tavsiye etmektedir. Ancak tavsiye edilen programların amacı, ekonomimizi istikrara kavuşturmak değil, küresel sermaye gruplarının ülkemizin pazar ve kaynaklarını ele geçirmesidir.”

    Ve özelleştirmeye de ‘hayır’

    “1999 yılında IMF, Türkiye’ye mali destekli yeni bir anlaşma yapılabilmesi için Bankalar Yasası, Sosyal Güvenlik Yasası, Uluslararası Tahkim, Özelleştirme… gibi sözde reformların yapılması gerektiği bildirilmiştir. Uygulamaya sokulan bu sözde reformlar ile halkımız hızla yoksullaşırken, uluslararası şirketler ile onlann ortaklığı olan holdingler büyük kârlar elde etmişlerdir. Çıkanlan yasalarla devlet zarar eder hale getirilmiş, kâr getiren KİT’ler değerinin çok altında satılmak zorunda bırakılmıştır.

    Küresel ekonomi anlayışında özelleştirme konusu, yabancı sermayenin bir ülkeye girmesi için önemle istenilen bir şarttır. Bu uğurda ülkemizde kâr getiren büyük KİT’ler, değerinin çok altında satılmaya başlanmıştır. Özelleştirmeler sonucunda istihdam daralmaya başlamış, yüz binlerce işçi işsiz kalmıştır. Ulusal menfaatleri gözetmeksizin, dışarıdan gelen baskılarla yapılan özelleştirmelerde, kurumlar adeta peşkeş çekilmiştir. Örneğin, Petrol Ofisi (POAŞ), 3 Mart 2000 tarihinde 1 milyar 260 milyon dolara satılmıştır. Ancak aynı tesisin tekrar kurulabilmesi için 8 milyar dolar gerektiği yetkililer tarafından belirtilmiştir.

    Parayla para kazanmak amacıyla ülkeden ülkeye dolaşan para miktan, dünya ticaret hacminden neredeyse 20 kat daha büyük bir rakama ulaşmıştır. Bu kadar büyük miktann yıkıcı ve spekülatif etkileri ise herkesin malumudur.”

    Ekonomik savaş devam ediyor

    “Küresel sermaye gruplarının yönetimindeki paralar uluslararası kuruluşların desteğiyle ülke ekonomilerine sokulmakta, daha sonra çıkartılan yapay krizler bahane edilerek ülkeleri terk etmeleri sağlanmakta, bu şekilde hedeflenen ekonomilerin çökmesi sağlanmaktadır. Kısaca günümüzde sıcak savaş yerini ekonomik savaşa bırakmış durumdadır.

    Küresel sermaye gruplarının yönetimindeki paraların müdahale esnasında ülkemizden kaçmaması için yapılacak ilk iş, para kaçışım önleyici tedbirlerin alınması, daha somada parayla para kazanmak amacıyla ülkemize para girişinin yasaklanması olmalıdır. Bu amaçla para hareketliliğin merkezi olan banka ve borsaların kontrol altına alınması önem arz etmektedir.

    Devletimiz borç yükünü çevirmek için Hazine ihaleleri ile bankalara başvurmak zorunda bırakılmıştır. Devletin para basma yetkisini kullanması, IMF ve Dünya Bankası yoluyla engellenmiş, bu yetki haksız bir şekilde bankalara ve parayla para kazanan küresel sermaye gruplarına aktarılmıştır.

    Siyasi irade, piyasanın ihtiyacı olan emisyonu Merkez Bankası kanalıyla sağlayamadığı için, ABD Merkez Bankası para basarak ülkemizdeki bu açığı gidermekte ve böylece yabancı para birimleri milli paramızın yerini almaktadır. Para bulmanın tek yolu olarak IMF ve ABD Merkez Bankası’nı gören hükümet acziyet ve ihanet halindedir.

    Kısaca gelinen bu süreçte ülkemizin, iç ve dış borçları 250 milyar doları bulmuş, yer altı ve yerüstü kaynaklan yabancılara satılmış, ülke yönetimi IMF, Dünya Bankası ve AB’ye teslim edilmiş, üretim nerdeyse sıfırlanarak ülke ihtiyaçları karşılanamaz hale gelmiş, Sevr anlaşması maddeleri tek tek uygulanarak Kurtuluş Savaşı öncesi duruma düşülmüştür.

    Ekonomik bağımsızlığın sağlanması ve ulus-devlet anlayışının muhafazası, bağımsız bir devlet olmak için zorunluluktur. Ağır tavizler altında ezilip yok olmaya mahkûm edilen ve haklan gasp edilen ulusumuzun haklarını geri almak için müdahâle kaçınılmaz olmuştur.

    ELVEDA PİYASA, ELVEDA DÜNYA

    Darbeci subaylarla aynı ulusalcı-devletçi ideolojiyi paylaşan bir iktisatçının kaleminden çıktığı izlenimi veren yukandaki tahlillerin ardından, darbe hükümetinin alacağı önlemler sıralanıyor:

    »1 Banka genel müdürlüklerine nitelikli, uzman muvazzaf veya emekli askerî personel atanacaktır. Askerî personele yardıma olmak üzere güvenilir üst düzey kamu grörevlfl eri yerleştirilecektir.

    »2 Ülke dışına para çıkışının engellenmesi ve spekülatif para harekeüerinin önüne geçümesi amacıyla bankacılık işlemleri ikinci bir emre kadar geçici olarak durdurulacaktır.

    »3 İrticai örgütlerin faaliyetlerinde kullandığı yıllık 50 milyar dolar civarındaki İslami sermaye kaynağı tespit edilerek el konulacaktır.

    »4 İrticai örgütlere destek veren kişilerin bankalardaki paralanna el konulacaktır.

    »5 Terör örgütlerine mensup kişüerin bankalardaki paralanna el konulacaktır.

    »6 Yabancı şahıs ve şirketlerin bankalardaki paralarının öncelikle yurt dışına çıkışı engellenecek, aleyhte faaliyet gösteren yabancı uyruklu şahıs ve şirketlerin banka hesaplanna el konulacaktır.

    »7 Azınlıklara ait bankalardaki paralann öncelikle yurt dışına çıkısı engellenecek, azmaklara ait şirketlerin banka hesaplanna el konulacaktır.

    »8 İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) ve Altın Borsasına nitelikli, uzman muvazzaf veya emekli askerî personel atanacaktır. Askerî personele yardımcı olmak üzere güvenilir üst düzey kamu görevlileri yerleştirilecektir.

    »9 İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) ve Alan Borsası ikinci bir emre kadar geçici olarak işleme kapatılacaktır.

    »10 İrticai örgütlere ve terör örgütlerine üye ve/veya destek veren şirketlerin borsadaki hisselerine el konulacaktır.

    »11 Borsada işlem yapan yabancıların yurtdışına para kaçrrmalan önlenecek, borsada işlem gören yabana ortaklı şirketlerin hisse senetlerine el konulacaktır.

    »12 Giderek güçlenen irticai sermaye kamu denetimleri yoluyla kontrol altına alınıp gelişimi önlenecektir.

    »13 Faizsiz bankacılık adı altında faaliyet gösteren İslami

    finans kımımlannın kıımlmasına

    izin veren yasalar iptal edilecek, bu kurumların varlıkları hazineye aktarılacaktır.

    »14 Banka ve borsalardaki bireysel ve kurumsal hesaplar incelenecek, irticai unsurlara ait hesaplara el konulacaktır.

    »15 T.C. Merkez Bankası’na ve Darphaneye nitelikli, uzman muvazzaf veya emekli askeri personel atanacaktır. Askeri personele yardıma olmak üzere güvenilir üst düzey kamu görevlileri yerleştirilecektir.

    »16 Türk parasını koruma kanunu gereğince döviz giriş ve çıkışlan kontrol altına alınacaktır.

    »17 Merkez Bankası alan rezervleri güvence altına alınacaktır.

    »18 İç ve dış borçların faizleri silinecek, anaparalannın geri ödemesi ise milli mutabakat sağlanıncaya kadar ertelenecektir.

    »19 Yurtiçi ve yurtdışı borçlann ödenmesi ikinci bir emre kadar durdurulacak, müteakip safhada ödenmesi için para basımı yoluna gidilecektir.

    »20 IMF gibi gayrı milli uluslararası kuruluşlarla yapılan anlaşmalar feshedilerek tam ekonomik bağımsızlık elde edilecektir.

    »21 özeUeştirme yoluyla değerinin çok alanda fiyatlarla satılan Kirlerin yönetimine el konulacak, en kısa sürede devletieştirilmeleri sağlanacaktır.

    »22 Stratejik öneme sahip işletmeler devletleştirilecektir.

    »23 Lüzumu halinde, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında olduğu gibi özel teşebbüsün imkanlarına % 4o’a varan oranlarda, bedeli sonradan ödenmek üzere el konulacaktır.

    »24 İran, Arap ve Körfez ülkeleri ile ekonomik ilişkiler sonlandınlacak, yapılan anlaşmalar tekrar gözden geçirilecektir.

    »25 Uluslararası şirketlere tanınan imtiyazlar kaldırılarak uluslararası şirketlerin mal varlıklarına el konulacaktır.

    »26 Uluslararası şirketlerin ortak olduğu holdingler devletleştirilecektir.

    »27 Misyonerlik faaliyetlerinde kullanılan AB fonlanna el konulacaktır.

    »28 Servet ve lüks tüketim mallanndan alınan vergilerin yeterince artınlmasıyla elde edilecek kaynaklarla bu güne kadar yapılmayan yatinmlara süratle başlanılacaktır.

    »29 Lüks tüketim vergisi kapsamında özel lüks kara, hava, deniz araçlarının (yat, tekne, kotra) vergileri arttinlacaktir.

    »30 İvedilikle nerden buldun yasası çıkanlarak, yasa kapsamında servetin kaynağına ilişkin yeterli izahatta bulunamayanların servetlerine el konulacaktır.

    »31 Tüm büyük şirket ve holdinglerin yönetim ve denetim kurullanna nitelikli, uzman muvazzaf veya emekli askeri personel atanacaktır.

    »32 Bütçe açıklanna neden olan sosyal güvenliğin ıslahı için, emeklilik yaşı erkeklerde 70′ e, kadınlarda 65’e çıkanlacaktır.”

    DAR UFUKLU DIŞ POLİTİKAYA DÖNÜŞ

    Darbe hükümetinin programının “Dış Politika” başlıklı son bölümünde ise geçmiş hükümetler “teslimiyetçi” olmakla eleştiriliyor:

    “Özellikle geçmiş hükümetler döneminde erozyona uğratıldığı görülen bu dış politikanın yürütülmesinde, ülkenin uluslararası alanda gösterdiği teslimiyetçi tavrın etkilerinin silinmesi çok önemli bir hedef olacaktır.” Devamını yine ara başlıklar ekleyerek özetliyoruz:

    Avrupa Atatürk’ü aşındıramaz

    “Avrupa Birliği ile ilişkilerde ulusal egemenliğin ve Atatürk devrimlerinin aşınması anlamına gelecek, özellikle Yunanistan ve Güney Kıbns Rum Kesimi’nin şantajlarına boyun eğen ve Türk milletini etnik azınlık temelli bölme amaçlı politikalar terk edilecektir. Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişkilerinde onurlu bir duruş sergileyecektir. Yönetimimiz Yunanistan’la aramızdaki kara sularının 12 müe çıkarılması, adalar ve Kıbns sorunu gibi önemli ve ciddi sorunlarda ulusal çıkarlanmızın korunmasında taviz vermeyecektir.”

    Saygısız AB’den vazgeçebiliriz

    “Avrupa Birliği’nin üyelik için başka ülkelerden talep etmediği koşullann, hiçbir perspektif sunulmadan, boş vaatlerle, Türkiye’nin tek taraflı tavizler vermesi sağlanarak dayatılmasını kabul etmeyecektir. Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin bu onurlu ve kişilikli dış politikasına saygı göstermemesi halinde, AB’ye tam üyelik hevesiyle bugüne kadar yapılan tüm taahhütler ve kurulan ortaklıklar gözden geçirilecektir.

    Türkiye, Avrupa Birliği üyeliği üe ülkemizin milli bir davası olan Kıbrıs konusunu ilişkilendiren tüm dayatmalara karşı çıkacaktır.”

    K. Irak’a karşı tedbir alınır

    “Irak’ın kuzeyindeki güvenlik boşluğundan istifade ile ülkemize yönelen terör odaklarının yok edilmesi için her türlü tedbire başvurulacaktır. Irak’taki Türkmen topluluklarının çıkarlannın gözetilmesi de Irak politikasının en önemli unsurlanndan biri olacaktır.”

    Ilımlı İslam’a geçit yok

    “Türkiye’ye, bölgede radikal dînî oluşumlara karşı desteklenen ‘ılımlı İslam’ kimliğinin örnek ülkesi rolü biçilmesine ve bu çerçevede Cumhuriyet’in yapısında köklü değişikliklere yol açabilecek politikaların dayatılmasına kesinlikle izin verilmeyecektir.”

    ABD ve Rusya’yla sıkı işbirliği

    “Amerika Birleşik Devletleri ile NATO üyeliği ve müttefiklik seviyesinde sürdürülen savunma ağırlıklı işbMiğinin güçlendirilmesine ve özellikle ticari ve ekonomik konularda da işbirliği seviyesinin yükseltilmesine çalışılacaktır.

    Rusya ile enerji, ticaret ve turizm gibi alanlarda var olan ve giderek gelişen yakın ilişkilerin siyasi açıdan da desteklenmesi önem arz etmektedir. Rusya ile bölgesel konularda daha yakın görüş alışverişi içerisinde bulunulması kaçınılmaz ve ‘elzemdir.” 23.01.2010 11:53

  3. Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, VATAN’ın sorularını yanıtladı

    Mine Şenocaklı
    ——————————————————————————–

    “Böyle bir anayasayla yönetilmekten azap duyuyorum. Türkiye böyle bir anayasaya müstahak değil. Ülkeye yazık” diyor 40 yıllık hukuk adamı, Eski Yargıtay Başkanı ve Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk. Ve çok net konuşuyor: “Bu anayasa toptan değiştirilmelidir. Yoksa kaldığı sürece, her lider diktatör, her iktidar otoriter olabilir. Çünkü Anayasa buna açık!”

    Yıllardır, neredeyse yürürlüğe girdiğinden bu yana 1982 Anayasa’nın değiştirilmesi gerektiğini söylüyor. Öyle madde madde değil, toptan… Peki bu güvensizlik ortamında, bu Meclisin kavgasız dövüşsüz yeni bir anayasa hazırlaması mümkün mü? Çok düşünülüp taşınılmış bir önerisi var Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un… “Bu Meclis, yeni bir anayasa hazırlayamaz. Çünkü bütün zamanlar için geçerli bir anayasa ancak uzlaşmayla mümkün, ki o da bu Mecliste yok” diyor. Selçuk’a göre, sorun doğru yöntemi bulup onun üzerinde uzlaşmakta. Bunun içinse toplumun her kesiminin temsil edilebileceği bir kurucu kurultay ya da meclis oluşturulması gerek. Bu kurultay pekâla herkesin uzlaşabileceği bir anayasa hazırlayabilir. Peki ya bu olmazsa?.. Yanıtı çok açık; “Bu anayasa kaldığı sürece, her lider diktatör olabilir, çünkü getirdiği sistem buna açık. Çünkü bu sistemde hiçbir milletvekili vekillik yapmıyor, onu aday gösteren, seçtiren genel başkanının ağzına bakıyor. O ne derse ’evet’ diyor. Kimse kendini aldatmasın böyle bir ülkede ne güçler ayrılığı kalır ne de demokrasi!”

    Son bir sözü var Selçuk’un; “Bugün ülke otoriter bir yönetime doğru gidiyor diye kaygılananlar haksız değil. Çünkü sistem buna elverişli. Yoksa başbakan Ahmet ya da Mehmet olmuş fark etmez. Diyorum ki; “Gelin yeni bir anayasa yapalım, sistemi değiştirelim, bu kaygılar da bitsin.”

    Hocam, Anayasa’da değişiklik en çok nerelerde yapılmalı?

    Ben en çok erkler ayrılığı ilkesi üzerinde duruyorum. Ama şimdi şöyle bir durum var, herkes “Anayasa’da değişiklik yapılsın” diyor da bu değişiklik nasıl olacak? Muhalefet buna “evet” demezse, çok zor. İktidar referanduma gitmek istiyor ama o da yanlış. Çeşitli görüşler ileri sürülebilir ama bu Anayasa, eğer Meclis tarafından hazırlanırsa, açık konuşalım o zaman çoğunluk partisi hazırlayacak demektir onu… Ve eğer referanduma sunulursa ben kalıcı olacağını hiç düşünmüyorum. Toptan kaldırılması gerekir bu Anayasa’nın. Yıllardan beri söylüyorum, bu Anayasa meşruluğunu yitirdi. Arkasında kimse durmuyor artık. Hatta Evren Paşa bile durmuyor… Var olan Anayasa’yı düzeltmek ya da değiştirmek suretiyle hiçbir sonuca ulaşamazsınız. Neden derseniz, ben 40 yıllık deneyimimde bir şey öğrendim; birisi herhangi bir metni kaleme alır, size getirirse, düzeltmeye kalktığınız zaman o metinde mutlaka yanlışlık yaparsınız, çelişkiye düşersiniz. Kendiniz kaleme alırsanız hem zaman yitirmezsiniz hem de ortaya doğru düzgün bir metin çıkar. Onun için bu Anayasa ile oynamaya kalkarsanız kesinlikle çelişkiye düşersiniz.

    1982 Anayasası’nın değiştirilmesi şu açılardan da sakıncalı. Bu Anayasa bireye karşı devleti koruduğundan anayasacılık ruhuna aykırı. Bu değişikliklerle düzeltilemez. Çünkü çarpık ruh yeni çelişkilere yol açar. Esasen mevcut Meclis, ikincil kurucu iktidardır, anayasayı değiştirebilir, ama yeni anayasa yapmamalı. Çünkü Anayasa buna kapalı.

    Ama zaten Anayasa üzerinde oynanıyor yıllardır?

    Evet, 70 küsur madde değişti. Ama bu yanlış. Onun için herkesin bu konuda birleşmesi gerekir. Muhalefet de bence yeni bir Anayasa istiyor. Ben diyorum ki, “Tek taraflı bir Anayasa hazırlanmasın. O Anayasa herkesin kabul edeceği, bütün zamanlar için geçerli, sık sık değişmeyecek bir Anayasa olsun.” Bunun tek yolu ise bence üzerinde anlaşılacak olan yöntem. Bu Anayasa yapma yöntemi de ancak bir Kurucu Meclisle olanaklı. Ben ona kimi ürkütücü anıları ve olumsuz çağrışımları düşünerek “Kurucu Kurultay” diyorum.

    Neden bir Kurucu Kurultay?

    Bütün zamanlar için geçerli bir anayasa, şu andaki tabloya göre ancak uzlaşmayla yapılabilir. Bunun için de, oy oranı yüzde 1’i geçen bütün siyasal partilerin, sivil toplum örgütlerinin, belli başlı kurumların temsilcileri katılarak bir Kurucu Kurultay oluşturulabilir ve hazırlanacak Anayasa referanduma sunulabilir. Yoksa yüzde 10 seçim barajının bulunduğu bir ülkede ulusal iradenin Meclise yansıması mümkün değil. Bir kere yüzde 10’un altında oy alan partilerin hiçbiri bu konuda söz hakkını kullanamayacak. Bu yanlış. Herkesin bunu kabul etmesi gerekir. İleride oyu yüzde 10’un altındaki partilerden biri iktidar veya iktidar ortağı olduğu zaman o Anayasa’ya karşı çıkacak. Diyecek ki, ’Anayasa yapılırken biz yoktuk.’ Bunun üzerine sorun çıkacak. Türkiye 1961 Anayasası dolayısıyla bunu yaşadı. Aynı yanlışlığa düşmemeliyiz. O zaman Demokrat Parti feshedilmiş ve yüzde 50’ye yakın çoğunluk oyu Kurucu Meclis’te temsil edilmemişti. Bunun üzerine Demokrat Parti’nin ardılı olan Adalet Partisi, “Biz o Anayasa yapılırken temsil edilmedik, görüşümüz sorulmadı. O anayasa bizim anayasamız değil” dedi. Ve biliyorsunuz 1971 yılında da Anayasa’da büyük değişiklik yapıldı ve Anayasa anayasa olmaktan çıktı. Ders alınmalı, aynı yanlışlık yinelenmemeli. Burada bir başka nokta daha önemli. Söylediğim gibi, bu Kurucu Kurultayda, sivil toplum örgütleri ve hatta yargı da temsil edilecek. Bu yüzden bu Kurultay ulusal iradeyi çok güzel temsil edebilir ve kısa sürede çok güzel bir anayasa yapabilir. İkincisi de bu Kurultayda görev yapanlar bence 10 yıl süreyle devlette görev almamalı. Çünkü bazı yerlere göz dikerek kendilerine göre Anayasa yapıyor izlenimi verebilirler ve anayasal meşruluğu örselerler. Bu yolu da kapatmak gerekir.

    Bu çok önemli. Açar mısınız?

    Tabii çok önemli. Yani ileride bir mevkie, bir yere geleceğini düşünerek Anayasa yapmaya çabalayanlar olabilir. Nitekim 1961’den sonra bunlar yaşandı. 27 Mayıs darbesini yapanlar, temelli senatörlük kurumunu getirdiler. Yanlıştı. Unutmayın ki, bütün zamanlar için geçerli bir Anayasa yapılacak. Hepimiz bunu istiyoruz, o zaman böyle bir koşul getirilmeli. Elbette bu sınırlama süre açısından tartışılabilir, 10 yıl olur, 8 yıl olur, 5 yıl olur, ama mutlaka bir süre olmalı.

    Peki hocam sözlerinizin başında, “Yeni yapılacak Anayasa’da en çok erkler ayrılığı üzerinde duruyorum” demiştiniz…

    Çünkü Türkiye’de bugün yaşanan olay şu; 1982 Anayasası dolayısıyla erkler ayrılığı ilkesi bütünüyle çiğnenmiştir. Sadece ve sadece parti liderlerinin, genel başkanların gösterdiği vekilleri seçiyor halk. Ben her zaman söylüyorum, bazen yaptığım konuşmalarda da milletvekilleri oluyor. Onlar kimin vekili? Anayasa’nın 80. Maddesi’ne bakarsanız bütün Türk halkını temsil ediyorlar. Diyorum ki onlara, “Siz aslında bölgenizin bile vekili değilsiniz. Nerede kaldı Türk halkının bütünüyle vekili olmanız! Sözcük öyle diyor, milletin vekili diyor. Gerçekle çatışıyor. Bugün her parlamenter, partisinin genel başkanının vekilidir. Ben kendi vekilimi bugüne dek hiç seçemedim. Herkes öyle. Genel başkan gösteriyor, ben, siz, bütün halk sadece onun gösterdiği adayı onuyoruz. Anımsayın, çoğunluk partisi ya da üçlü koalisyonda bile hiçbir milletvekilinin Mecliste etkisi ve etkinliği yoktu. Hatta biliyorsunuz 2000 yılında koalisyondaki partiler Cumhubaşkanı olarak Sayın Demirel’i aday gösterdiler ve “Uzatalım süresini” dediler. O sırada hiç ummadığım biçimde rahmetli Ecevit, oylar gizli olmasına karşın oyunu göstererek kullandı. Kendi partisinin vekilleri de onu izlediler. Bir milletvekili düşünün, milletin vekâletini yapamasın. Genel başkanı ne diyorsa “evet” demek zorunda kalsın. Bence bu vekâleti hakkıyla yürüten milletvekillerinin sayısı da bugüne kadar iki elin parmaklarını geçmez.

    Bugün de bu sık sık tartışılıyor…

    Evet ama rahmetli Adnan Menderes’ten beri bu böyle. Menderes zamanında bir gün Mecliste tartışma yapılırken rahmetli Osman Bölükbaşı söz istedi. O sırada rahmetli Refik Koraltan Meclis Başkanı olarak, Başbakan’a baktı. Yasama Organının Başkanı, protokolde Başbakanın önünde, Başbakana baktı, “Söz vereyim mi?” gibilerden… O da baş işaretiyle “Ver” dedi. Bölükbaşı çıktı, “Bir Meclis ki, Meclis Başkanı Başbakandan emir alarak milletvekiline söz verir, orada düşünce özgürlüğü yoktur. Konuşmuyorum” dedi, aşağıya indi. Şimdi de ikide bir tartışma çıkıyor, “Meclis Başkanı, Başbakandan buyruk aldı mı, azarlandı mı?” gibilerden… Bunlar boş laf. Meclis Başkanını milletvekili olarak kim seçiyor? Genel başkan. Önce aday yapıyor, seçildikten sonra da bakıyor grubuna, ‘Falanca Meclis Başkanı olacak’ diyor. O milletvekili de, Meclis Başkanı oluyor, iki yıl görev yapıyor. Genel Başkan beğenirse ’Devam et’ diyor, beğenmezse ’Hayır sen çekil’ diyor, başkası oluyor. Böyle bir Meclis, asıl görevini yerine getirebilir mi? Yani yürütme erkini denetleyebilir mi? Denetleyemez. Nitekim denetleyemiyor. Bu yüzden erkler ayrılığı ilkesi kesinlikle yaşama geçirilmeli ve yasama organı özgörevini yapmalı.

    *

    Kimse kendini aldatmasın, tüm erkleri yürütme erki kuşatmıştır

    O zaman bu Meclis nasıl anayasa yapacak?

    Bütün erkleri yürütme erki kuşatmıştır, kimse kendini aldatmasın. Şimdi deniyor ki, Anayasa Mahkemesi’ne ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna Meclis’ten üye seçilsin. Tamam seçilsin ve HSYK ile AYM’ndeki üye sayısı artırılsın. Ancak geçmişteki yanılgı yinelenmemeli. Yüzde 3 baraj, önseçim ve tercihli oy sistemleri getirilmeden bu yola başvurmak ağır yanılgı. Çünkü bugünkü sistemde Meclise halk iradesi yansımıyor. Genel başkanların iradesi yansıyor. O zaman bu kurumlara üye seçme bir göstermelik olur. Genel başkanlar kimi işaret ederse o seçilir. Böyle bir HSYK ve AYM üyeleri asla bağımsız olmaz. Genel başkanlara bağımlı olurlar, en azından minnet altında hissederler kendilerini. Kimse kendini kandırmasın.

    Ben Türkiye’de şunu arıyorum, diyorum ki, “Ey sayın genel başkanlar, gelin, demokrasinin olmazsa olmaz kuralları üzerinde uzlaşın. Demokrasiyi ve anayasayı istiyorsanız, kendiniz için değil, gelecek kuşaklar için isteyin, demokrasinin gereklerine göre de Anayasayı yapın. Bütün bu olumsuzlukları ortadan kaldırın. Milletvekili de tam anlamıyla bağımsız olsun. Sesini korkusuzca duyurabilsin.” Üstelik milletvekilline bir dokunulmazlık, sorumsuzluk veriyor Anayasa, diyor ki “Kürsüde konuşabilirsin. Bu konuda özgürsün.” Hatta ben şunu söylüyorum, Yargıtay’ın tersine kararları var ama “Milletvekilinin sövme özgürlüğü bile vardır.” Kamu yararı bireysel yararın önündedir. İsteniyorsa sövme konusunda anayasal istisna getirilebilir. Alman Anayasısı gibi… Neden? Millet adına konuştuğu için. Neden? Korkusuzca konuşsun diye. Kimseden korkmadan halkın yararlarını savunsun diye. Genel başkanların yararlarını değil. Bunun temelinde yatan felsefe bu. Şimdi siz genel başkanına bağımlı, onun adeta uyruğu durumunda olan bir insandan özgürlük bekleyebilir misiniz? Şimdi böyle bir insan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna veya Anayasa Mahkemesine özgürce üye seçebilir mi? Demokrat bir genel başkan yok mu, “Gelin bunları düzeltelim, bunlar sakat” diyecek biri yok mu? Çıksın ve partiler bu konuda uzlaşın. Kimse sorunun özüne inmiyor, dedikodularla uğraşıyor. “Meclis başkanına, başbakan ne dedi?” diye soruyor… İş kolay aslında, sadece iyi niyetle ve demokrasinin olmazsa olmaz kurallarında uzlaşmak gerek. Yani benim partimin çıkarları, benim çıkarlarım şudur demeksizin, “Kardeşim demokrasiyi getireceğiz” demeli. Bu son derece kolay bir iştir. Bunun için Anayasa’yı hazırlayacak Kurucu Kurultayı oluşturacaklar, o da Anayasa’yı yapacak.

    Peki hocam, şu anda Meclisteki milletvekilleri halkın seçtiği milletvekilleri olmadığına göre Kurucu Kurultay seçilirken bir aksaklık olmayacak mı?

    Yok. Meclis isterse bir Kurucu Kurultay Yasası yapar. 1961’de yapıldı bu. Kurucu Kurultay seçilir, halkın iradesiyle bir Anayasa yapılır, mevcut Meclis sürer.

    Anayasa Profesörü Serap Yazıcı, “Bu ortamda bırakın anayasayı kira kontratı bile hazırlanmaz. Çünkü bu Meclis’te uzlaşma mümkün değil” diyor…

    Doğru söylüyor. Bu yüzden dediğim gibi bence yapılacak şey, bu işi Kurucu Kurultaya teslim etmek. Türkiye için gerçekten demokrasi ve iyi bir Anayasa istiyorsanız tek yöntem bu. Şu anda başka türlüsü olanaksız.

    Kimsenin kimseye güveni kalmadı bu ülkede. Bu yüzden Kurucu Kurultay oluşturulurken de çok kavgalar çıkar diye düşünüyorum açıkçası…

    Benim kanımca son seçimlerde alınan oylar göz önünde tutulabilir. Veyahut da yerel seçimlerdekiler ölçü olarak alınabilir. İstenirse bu iş çözülür. Ama benim gördüğüm kadarıyla hiçbir parti anayasayı bir başkasına bırakmak istemiyor, kendi yapmak istiyor. Yanlışlık orada. Bu yüzden şu ortamda Kurucu Kurultaydan başka bir çözüm, başka bir yol göremiyorum. Ben yıllarca böyle bir Anayasa ile yönetilmekten gerçekten bir hukukçu olarak azap duyuyorum, ayıptır, ülkeye yazıktır. Türkiye böyle bir anayasaya müstahak değildir.

    *

    Demokrasiyi korumak devletin işi değil

    1982 Anayasası yüzünden başımıza gelmiş en büyük bela ne?

    1982 Anayasası bir anayasa değil zaten, adı anayasa. Türkiye anayasalı bir devlet. Anayasal bir devlet değil. İkisi farklı. Neden? Çünkü anayasalar, devletin kullandığı güç meşru sınırlar dışına çıkmasın diye yapılır, birey için yapılır, devlet için yapılmaz. Anayasa’nın 5. Maddesi’ne baktığınız zaman orada devletin görevleri arasında devleti kurtarmak var. Devletin böyle bir görevi olmaz. Devletin görevi yurttaşı mutlu kılmaktır. Anayasa’nın 5. Maddesi, çok ilginç bir madde. Yani bu kadar kötü bir Anayasa ancak Doğu ülkelerinde yapılır herhalde. Biz de Doğu ülkesiyiz demek ki! (Anayasa’yı açıp 5. Madde’yi okuyor) Devletin temel amaç ve görevi, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak diyor. Bu iş başka mercilerin işi, devletin işi değil. (Okumaya devam ediyor) Bakın işte burada başlıyor devletin doğru görevi, kişilerin ve toplumun, refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak. Kişinin temel hak ve hürriyetlerini sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan, siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır. Devletin görevi budur. Başta söylendiği gibi, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak değil.

    O kimin görevi peki hocam?

    Ordusu var bu ülkenin, Meclisi var, hükümeti var, yargısı var, insanı var, polisi var… Onlar koruyacak.

    Ama sistem doğru yürümediği için belki de, haftalardır ’Bu hükümet sivil otoriter tek parti rejimine mi gidiyor?’ diye tartışıyoruz Türkiye’de…

    Hayır. Devletin işi değildir demokrasiyi korumak.

    O zaman boşuna mı bu tartışmalar?

    Türkiye’de bu Anayasa kaldığı sürece her türlü diktatörlüğe açıktır rejim. Neden açıktır? Çünkü yasama organının varlık nedeni, yürütme organını denetlemektir. Denetleyebiliyor mu? Hayır. Ne yapıyor? Eğer çoğunluk partisinin genel başkanı iyi niyetli değilse, diktatörlüğe heveslenip böyle bir rejimi çok rahatlıkla kurabilir. Bu Anayasa’da buna hiçbir engel yok. İşte bunların önünü kapatmak lazım. Yani öyle bir Anayasa yapacaksınız ki, o zaman yasama organı hükümeti denetleyebilecek. Hükümet adımlarını atarken hep şunu düşünecek: “Acaba yasama organı buna hayır der mi?”

    AK Parti diktaya gider deniyor elbette gider, çünkü önü açık!

    Bizde ise öyle bir korku, endişe yok…

    Tabii yok. Sorun orada. Kendimizi hiç aldatmayalım, bu dün de böyleydi, evvelsi gün de böyleydi. İşte AK Parti diktaya gider deniyor, elbette gider! Her parti gider. Çünkü önleri açık. Bu AK Parti olmayabilir, daha sonra gelecek bir parti de olabilir. Geçmişteki partiler de olabilir. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Rahmetli Özal’ın karşısına kim çıkabiliyordu, rahmetli Ecevit’in karşısına çıkabiliyorlar mıydı? Bir de çoğunluğu elde ettiklerini düşünün. Çoğunluğu elde ettikleri dönemde rahmetli Özal’a, Demirel’e karşı çıkabiliyorlar mıydı? Yani bugünkü parti genel başkanıyla ve hükümet başkanıyla bu işin ilgisi yok.

    Peki sizin böyle bir endişeniz var mı? Türkiye tek parti rejimine gider mi?

    Hayır, düşünmüyorum, çünkü bu ülkede yargı var. Bu ülke eskisi gibi değil, kamuoyu gittikçe güçleniyor, buna izin vermez. Bir de bence gereksiz tartışmalar yapılıyor. Bu tartışmalar da yanlış. Mesela birileri çıkıyor, ’Bu partiyle, bu çoğunlukla anayasa değiştirilmez’ diyor. Bunların hiçbir hukuki temeli yok. Onu siyasetçi söylesin, hukukçu bunun içinde olmasın.

    Ama sizce bu Mecliste herkesin kabul edebileceği bir anayasa yapmak da mümkün?

    Evet, mümkün. Böyle bir anayasa yapılabilir. Başarabilirler. Bir araya gelirlerse başarabilirler ama gelemezler. Bence anayasa da yapmamalılar. Çünkü yüzde 10 barajı ulusal iradenin yansımasını engelliyor. Ayrıca karşılıklı güven duygusu yok. Bu güven duygusu kurumlar arasında da yok. Bu beni çok ürkütüyor. Oysa Batıda bunlar yaşanmaz. Sözgelimi Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yargıtay üyeliği için Fransa’da üç aday göstermek zorundadır. Diyelim ki Danıştay ya da Yargıtay üyesi seçilecek, son sözü orada Cumhurbaşkanı söyler. Oradaki sistem yarı başkanlık sistemi. HSYK, üç açık var, üç aday gösteriyor, Cumhurbaşkanına gönderiyor. Cumhurbaşkanı hiç karşı çıkmadan onuyor. Bizde olsa kıyamet kopar. Neden? Kurumlar birbirine güvenmiyor. Oysa Fransa’da Cumhurbaşkanı, “Ben inanıyorum ki bu kurul bu işte yansız, objektif davranmıştır. Bu işi en iyi o bilir” diyor, HSYK’ya güveniyor. Bizde böyle bir şeyi yaşamak şöyle dursun, düşünmek bile olanaksız. Bizde herkes kendinin adamını seçtiğini düşünüyor, kurumlar birbirine güvenmiyor. Hani haksız da değiller. Yaşananlar belli.

    Peki o güven nasıl tesis edilecek?

    Bence Türkiye, Kant’ın bütün evrende geçerli kesin buyruk ahlakını benimsemeli. Nesnel düşünen insan namuslu insandır. Ama bu kolay değildir, Türkiye’de kurnazlık zekanın yerine kullanılıyor. Kurnaz insan, ahlaksız insandır, çünkü kendi çıkarını düşünür, zekâsını kendisi için kullanır. Toplum için, başkası için zekâ kullanmaz. Kant ahlakına aykırıdır bu ve ahlaksızlıktır. Bizde her zaman böyledir ne yazık ki! Bir yerde özgürlük alanı ne kadar genişse, insanlar o kadar ahlaklı davranır. Çünkü orada ikiyüzlülüğe gerek kalmaz. Dikkat edin, Batılı toplumlarda insanların özel dünyası son derece geniştir, devlet karışamaz. O dünya daraldıkça, demek ki devlet kişinin özel hayatına çok müdahale ediyor demektir. Orada diktatörlük hatta totaliter bir rejim var demektir.

    İyi ama Türkiye’de de o kadar çok insanın telefonu dinleniyor ki artık…

    İkiyüzlülük çok fazla, tabasbus, yani eğilmeler, yaltaklanmalar çok fazla… Baskı toplumlarında bunlar artar, bunu bilin.

    Bizde mi baskı toplumu olduk?

    Eski alışkanlıklar sürüyor. Onun için diyorum ki Meclisi özgür kılacaksınız ki oradaki milletvekili genel başkanını eleştirebilsin. Şimdi eleştirebiliyor mu, hayır. Erkler ayrılığını tam anlamıyla gerçekleştirelim, herkes görevini yapsın, yasama organı yürütmeyi denetleyebilsin, yürütme organı görevini yapsın, yargı organı da bunların hukuk içerisinde kalmalarını sağlasın.

    O zaman şu anki durumumuzu nasıl tanımlarsınız?

    Tam bir karmaşa. Bu Anayasa ile zaten bunları gerçekleştiremezsiniz, o bir düş. AB’ye de giremezsiniz. Ben AB’de bir yönetici olsam, “Şu Anayasa’yı bir kaldırın önce” derim. Onlar da öyle diyorlar zaten. Ne desinler? AB’nin yardımıyla bir şeyler yapılabileceğini düşünüyorum ben. Zaten AB olmasa bu kadar da ileri gidemezdik, demokrasi yolunda. Çünkü iktidara kim gelirse gelsin hukukla ilgili konuları unutuyor. Özal iyi bir reformcuydu ama hukuktan çok uzak yaşayan bir siyasetçiydi. Düşünün, ülkenin doruğunda oturan bir cumhurbaşkanı, “Anayasa’yı delmekle bir şey olmaz” derse ve kimse de buna ses çıkarmazsa o ülkede hukuktan bahsedebilir misiniz? Batı ülkesinde cumhurbaşkanı böyle bir şey söylese kıyamet kopar ve cumhurbaşkanı görevinden ayrılmak zorunda kalırdı. Bizde ise olanaklı mı? Onun için hukuk bilincinin yükselmesi gerekir.

    Peki şimdi hocam? Başbakan Erdoğan, kendini hep Özal’la karşılaştırıyor, ’Ona da böyle yapılmıştı’ diyor…

    Evet, yapılmıştı doğru. Bu sistemin kendisinden kaynaklanan bir olay. Onun için sorunun özüne inmek gerekir. Yanlışlık nerede ona bakalım. Birisi bunu dediyse sizin için demedi, sistem için diyor, bu sistem ona elverişli.

    Yani baskıya ve otoriteye?

    Evet. Bunların önünü açıyor…

    Endişelenenler haksız değil o zaman?

    Hayır, haksız değiller. Çünkü sistem buna elverişli. Yoksa, Başbakan Ahmet olmuş, Mehmet olmuş fark etmez. Sistemi değiştirmek gerekir. Ben diyorum ki gelin demokrasinin ne olduğunu iyice görelim, öğrenelim, örnekler çok, buna uygun bir anayasa yapalım, bu dedikodular da dursun.

  4. Sorular..

    – Anayasa Mahkemesi Chp nin iptal istemini kabul ederse ne olacak?

    – 5941 İptal edilirse 3167 de mi iptal edilmiş olacak?

    – Anayasa Mahkemesi, “Çek e hapis cezası olmaz” diyebilir mi?

    – İptal Kararı çıkarsa bizler hangi kanunla yargılanmaya devam edeceğiz?

    • kanun iptal edilirse, cezalandıracak kanun kalmayacak.

      hemen bir hafta içerisinde yeni kanun çıkartılır.

      • Umarım hapis cezası olmayan kanun çıkartılır..

        bazı yandaş basın* guruplarında çıkan “Türkiye’nin ekonomisi güçlüdür” söylemi gerçek olur, çekte hapise ihtiyaç duyulmaz

        * sabah gazetesi

    • karşılıksız çek ‘e hapis olamaz. Anayasa mahkemesi iptal edermi, etmezmi tahmin etmek istemiyorum.

      Dava sonucundan ziyade, gerekçesi işimize yarayacak.

      • Gerekçe; a. 1. Gerektirici sebep, esbabımucibe: “Şimdi bu bana daha geçerli bir gerekçeymiş gibi görünüyor.” -A. Ağaoğlu. 2. huk. Bir yasanın önerilmesi ve hazırlanmasında, yasa tasarısının hazırlanış ve maddelerin düzenleniş sebepleri. 3. huk. Mahkeme kararlarında, kararın dayandığı yasal ve hukuksal sebeplerin gösterilmesi. 4. man. ve mat. Bir önermenin kendiliğinden var kıldığı gereklik, lazıme.

        Güncel Türkçe Sözlük
        ——————————————————————————–
        gerekçe İng. leading motives, main reasons
        Bir yasa öneri ya da tasarısını, dayandığı ilke, temel kurallar ve gerekliliği ile açıklayan nedenler.

        kulağa ne kadar da hoş geliyor 🙂

    • 5942 yi bulurlar…

  5. teşekkürler tüm emeği geçenlere..

  6. Bizler Sn Kemal Kılıçdaroğlu’na sesimizi duyurmak için bu blogda
    aylarca yazdık Sn Adminin de belirttiği gibi bu blogla tanışmamda bu sessiz eylemle
    olmuştur. Dava dilekçesinde Kılıçdaroğlu’nun imzasınıda görmeyi ben bu mektubumuza
    cevap olarak anlıyorum anlamak istiyorum ve kendisine teşekkür ediyorum

  7. Sn Rahmi Ofluoğlu bizler adına, bizlerle beraber, bazende bizleri farklı sesine rağmen çalışıyor
    uğraşıyor emek veriyor bunun aksi kabul edilemez kim nederse desin chp ye kendisine , destek
    olanlara ve kosiada teşekkürler

Yorum yaparak destek olabilirsiniz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s